İÇİNDEKİLER

YAZARI TAKDİM   
BİR DUA ve BİR NİYAZ
ÖNSÖZ
FEYZİ EFENDİ’NİN HAYAT HİKAYESİ
Doğduğu Zaman Dilimi
Nur Bebeğe “Mehmet” Adı Verildi
Nur Mehmet’in Ağlaması
Babası İzzet Efendi
Annesi Ayşe Hanım
Mehmet Mahallede Çocuklar  Arasında
Mehmet Soğuktan Donmak Üzere İdi!
Mehmet’in Çocuklar Arasındaki Gizemli Dünyası
Mehmet’in Ezan Sesiyle Aradığını Bulması
Ebedi Kurtuluşun Kutlu Çağrısı Ezanın Önemi ve Anlamı
İmamın Mehmet’e Yaklaşması ve O’nu İncelemesi
Nur Çocuk Arzusuna Kavuşuyor
Bu Devrede Mahalledeki Durum
Çocukların Oyunları ve Bu Oyunların Anlamları
Mehmet’in Kız Kardeşi Zeliha İle Evdeki Oyunları
Yer Altında Tırtıl!
İzzet Efendinin Oğlu Mehmet’e İmam Efendiden Söz Etmesi
Babasının Bu Meyanda Oğluna Nasihatı
Mehmet’in Ana Okuluna Verilmesi
İlkokul Dönemi
Oğlum Sen Ömürsün!
Kalaycı Mehmet (Efendi)!
Mehmet’in Teorik ve Pratik Olarak Kalaycılığı Yorumlaması
Mehmet’in Genel Karakteri
Kitap Hastalığı
Her Türlü Kitaba Sahip Olmak ve Onları Okumak
Baba İzzet Efendinin Ölümü
Yeni Yazının Kabulü ve Toplumdaki Panik
Eski Dille Yazılmış Olan Kitaplar ve Başlarına Gelenler
Mehmet’in İlgili Vaziyet Karşısındaki Tutumu
Mehmet Bu Sıkıntılı Dönemde Hâfız Olmaya Karar Veriyor
İmam Ömer Efendi’nin “Meleği”
Camide Hummalı ve Gizemli Bir Hâfızlık Çalışması
Hâfız Mehmet
Velâyet Nuru ve Sırrı
Kalpten Kalbe Yol Vardır
Ömer Efendi İstanbul’a Tayinini İstiyor
Çileli Dönem Başlıyor
Sevenin de Olacak Sövenin de!
Yerime Mehmet Efendi’yi Bırakıyorum!
Ayrılık Acısı
Mehmet Hâfız ve Ders Halkaları
Askerlik ve Hâfız Mehmetçik
İstanbul’un Büyük Bilginleri ve Okuttukları Dersler
Hocası Ömer Efendi ve Akrabası Hoca Ahmet Efendi ile Sohbetleri
Hâfız Ömer Efendi’nin, Mehmetçiğe “Efendi” Sıfatını Vermesi
Kışla İçerisinde Mehmetçikler Hizmeti
Mehmet’in Çok Sevdiği Alay Marşı
ALAY MARŞI
Akrabası Hoca Ahmet Efendi  ve Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi 
Rahmetli Amcası Hacı Mustafa Efendi
Türbe Gibi Bir Zat İdi
Dargınlığı Şuraya Gömün Bakalım!
Susamlı Simit
Vefatı Anında Hakır Hakır Gülmesi
Hâfız Mehmet Efendi  Askerliği Pek Çok Sevmişti
Askeri Kurallardaki Sırlar
Askerlik Sona Eriyor
Hâfıza Ayşe Hanım Oğlu Mehmet’le Hasret Gideriyor
Askerlik Sonrası ve Yeni Bir Dönem
Mehmet Efendi’nin Yeni Dönemi ve Bedîüzzaman
Hâfız Mehmet Efendi’nin Bedîüzzaman’la Tanışması
Mehmet Efendi’nin Özel Dünyası
Hâfız Mehmet’e “FEYZΔ İsmi Veriliyor
Bedîuzzaman’ın Sır Kâtibi!
Üstad Said Nursî Efendi’ye Hizmet Yılları
Feyzî Efendi’nin Hayatta Tek Öğündüğü Şey!
Ulularla Bir Olmanın Mânevî Sefası
Oğlundan Ayrı Kalan Ayşe Hanım
Feyzî Efendi’nin İhtiyat Askerliği ve Hüzünlü Ayrılışı
Üstadının Önemli Bir Uyarısı

Fitnecilerin ve Fesatçıların Ortalığı Kızıştırması
İşte Bu Meyanda Acıklı Bir Sahne
Ok Yaydan Bir Kere Çıktı!
Çileler Âlemi Yalan Dünya
Kime Şikayet?
Gülme Sen Hep Ağla Gönül
Ayrılık Mevsimi
Bedîüzzaman Efendi Kastamonu’dan Ayrılmak Zorunda Kalıyor
Feyzî Efendi’nin Tutuklanma Olayı
Tüyler Ürperten Müthiş Zelzele!
Feyzî Efendi de Denizli Hapishanesi’ne Götürülüyor
Hayat İnişler ve Çıkışlardan İbarettir
Denizli’den Kastamonu’ya Dönüş
Genel Anlamda Eğitim ve Öğretim Tekniği ve Bu Yöndeki Amaçları
Afyon’a Doğru
Hayatın Baharı
Öğretmen Feyzî Efendi
Gönülden Gönüle Uzanan Sohbet Yolu
Hâfıza Ayşe Hanım’ın Ölümü
İşte Böylesine Bakmalı!
Yetimlik ve Feyzî Efendi
Yüce Allah’ın Sevgili Kulları Yanında Yer Almak
Hocası Hâfız Ömer Efendi’nin Ölümü
Öldüğünü Kimse Anlayamamış!
Evlilik Macerası
Râzı da Ol !…
Üstadı Bedîüzzaman Efendi’nin Ölümü
1960 İhtilali ve Sıkıntılı Günler
Fitnelerin Getirdikleri ve Götürdükleri
Hayatın Sevgi ve Aşk Mevsimi
Hubbîlik Mesleği
Hayvanlara Olan Sevgi Bağı
Sevgiler Sultanı
Hac İbadeti
İşaret Niçin Beklenir?
Beklenen İşaret Geliyor
İlk Hac Medine Yoluyla
İmam Hatip Lisesi Talebeleriyle Tanışması
O Sırada Dünyada ve Ülkemizde Durum
Anarşiye ve Kargaşaya Karşı Uyarıları
Kastamonu Sevgisi
Milli  Heyecan ve Milli Gurur
Kastamonu’ya Nazar Değdi!
Kabe Toprağı ve Zemzem Suyu
Zirvedeki Kemal Bayrağı
Elhamdülillah
Hac İbadetinin Derinliğinde Yer Alan Mesajlar
Zirvedeki Fırtına!
Muhterem Eşi Melek Hanım’ın Ölümü
FEYZÎ EFENDİ Türâbîlik Yolunda !
Vuslatın İlk Kapısı Ölüme Hazırlık
Cenaze Namazı ve Toprağa Verilmesi
O Gün Kastamonu
Cennet Bahçelerinden Bir Köşe Olan Kabri ve Başındaki Mezar Taşı
Doğumundan Ölümüne Kadar Feyzî Efendi’nin Kronolojik Anlatımı
RAHMAN VE RAHÎM OLAN ALLAH’IN ADIYLA



YAZARI TAKDİM

Yazarımız Musa ÖZDAĞ 1953 yılında, Konya-Bozkır kazasının Bağyurdu Köyü’nde doğmuştur. İlkokul sıralarında iken babasının işi sebebiyle Kastamonu’ya taşınan yazarımız, ilk ve orta tahsilini burada tamamlamıştır. 1979 yılında İstanbul Yüksek İslâm Enstitüsü’nün Tefsir-Hadis bölümünden mezun olmuştur.
Kastamonu İmam-Hatip Okulu’nda tahsilini sürdürdüğü sırada Merhum Mehmet Feyzî Efendi’yi tanımıştır. Onun, engin bilgi, tefekkür ve feyzinden istifade etmek için yaz-kış, gece-gündüz yanında olabilme şansını elde etmiştir. Bu feyiz ve bereket yüklü beraberliği, büyük âlim ve veli Mehmet Feyzî Efendi’nin 1989 senesinde vefatına kadar devam etmiştir.
Mehmet Feyzî Efendi’den, Merhum Hâfız Ömer Efendi yoluyla tevârüs etmiş oldukları “Temsîli Kırâat” adı verilen Kur’an tâlimi dersleri almıştır. Bunun yanında, Kastamonu’da orta tahsilini sürdürürken Hattat Emrullah Demirkaya’dan hat dersleri alarak, sülüs ve rik’a yazılarını tamamlamıştır.
İstanbul Yüksek İslam Enstitüsü’nü bitirmesiyle birlikte 1980 yılında Kastamonu İmam Hatip Lisesi öğretmenliğine atanmıştır. Çok bereketli ve verimli bir meslek hayatı olan yazarımız, feyizli ve kaliteli geçen dersleri hâricinde, gerek hafta sonu tatillerinde, gerekse teneffüslerde ve akşam ders bitimlerinden sonra verdiği ders ve kurslarla âdeta nefes almadan 25 yılını dolu dolu geçirmiştir. Allah kendilerinden râzı olsun.
Öğrencilerine verdiği, Arapça, Tefsir, Hüsn-ü hat ve Kur’an ta’limi dersleri yanında, Cuma akşamları halka açık sohbetleri ve yine halka açık olarak Pazar günleri verdiği feyizli tefsir dersleri yıllarca devam etmiştir. Cuma sohbetleri hâlen devam etmektedir. Nesefî Tefsiri’nden takip ettiği tefsir dersleri sona yaklaşıldığı bir sırada istenmeyen sebeplerden ötürü kesintiye uğradıysa da Cenâb-ı Mevlâ’nın izni ve inâyetiyle şanlı fethin 552. yıldönümüne rastlayan 29 Mayıs 2005 tarihinden itibâren tekrar başlatılmıştır ve halen devam etmektedir.
O, sohbetlerinde genellikle önce bir miktar Kur’an-ı Kerim okur ve sonra, okuduğu âyetlerden ve hatta Kur’an-ı Kerim’in bütününden kuvvet alarak güzel, dokunaklı sohbetini ve açıklamalarını yapar. Bu açıklamalar, alışılmışın dışında kendine has, ilgi çekici özel bir üslupla yapıldığı için, hemencecik dinleyiciyi etkilemekte, büyük feyz dalgalanmasına sebep olmaktadır. Bu sohbetler sırasında bazı meraklı talebeler ve dinleyiciler, sohbetleri kayda almakta veya not tutmaktadırlar.
Yazarımız, bu kadar yoğun çalışması yanında onlarca cilt tutan kitaplar da telif etmiştir. Bu kitapların konusunu Merhum Mehmet Feyzî Efendi’nin feyizli sohbetlerinde seçilmiş vecize niteliğindeki değerli sözlerini kendine has bir üslup, dil ve tavırla açıklamak diye özetleyebiliriz. Musa Hoca’nın yazı dili de, taklit olmayan kendine özel niteliktedir. Seçtiği kelimelerin, okuyanlar tarafından anlaşılmasını esas alır. Bu yüzden halkın kullandığı kelimeleri taassup göstermeden kullanır.
BASILMIŞ ESERLERİ:
1- FEYİZLERDEN DAMLALAR. (Bu eser Merhum Mehmet Feyzî Efendi’nin çeşitli sohbetlerinden seçilmiş, vecize niteliğindeki yüzlerce cümlesinden ibarettir.)
2- FEYİZLER (Uzun adıyla “Mehmet Feyzî Efendi’den FEYİZLER” Seri halinde çıkarılan bu eserin 7.cildi “Feyizler” adıyla, 8.cildi de “Tuzaklar ve Uyarılar” adıyla basılmıştır . Mehmet Feyzî Efendi’nin feyizli sözlerinin açıklandığı bu eserler, dinî bir ansiklopedi gibi; dinî millî, kültürel çok özel bilgileri içermektedir.)
3- DUYGULAR VE DÜŞÜNCELER (Hocamızın sohbetleri sırasında, öğrencilerinin tuttuğu notlardan derlenmiş vecize niteliğindeki değerli sözleri ihtiva etmektedir.)
4- KAVRAMLAR VE YORUMLAR (Hocamızın bu eseri, ikiz kardeşi olan Duygular ve Düşünceler’in bir bakıma devâmı, bir bakıma biraz daha açılım ve ilâvelerden oluşan yeni bir eseridir.)
5- FEYİZ PINARI SEMPOZYUMU. (Bu kitapta Musa Özdağ, üç arkadaşıyla birlikte gerçekleştirdiği bir sempozyumda, M. Feyzî Efendi’nin mânevî kimliğini ve tasavvufî yönünü anlatmıştır.)
6- MEHMET FEYZİ EFENDİ’NİN HAYATI. (Bu eserin yazılması, Kastamonu Belediyesi tarafından yazardan istenmiş ve eser, kültür faaliyetleri cümlesinden olarak bastırılmıştır. Kastamonu Belediyesi tarafından dağıtılan bu eserin mevcudu tükenmiştir. Bazı garazkârlar, Kastamonu Belediyesi’ni ve eserin yazarını karalamak için bir gazetede aleyhte yayın yaptılarsa da bu konuda gelen mülkiye müfettişi ve bilirkişi olarak görevlendirilen üç hukuk profesörü, eseri inceleyip, olumlu rapor vermişlerdir. Halkımız tarafından piyasada bulunamayan bu eserin tekrar basımı ısrarla istenmiştir. İşte elinizde bulunan eser, bazı ilaveler ve tashihler sonucu yeniden yayına sunulan, bu eserdir. Yazarımız, Mehmet Feyzî Efendi’nin hayatını romanlaştırarak, değişik bir üslupla bu kitabını kaleme almıştır.)
YAZARIN BASILMAYA HAZIR ESERLERİ:
1- RİSÂLE-İ MÜNİRE. (Meşhur Osmanlı Şeyhülislâmı İbn-i Kemâl Hazretleri’nin bu değerli eserini, Arapça kurslarında talebelerine açıklamalı olarak okutan yazarımızın, kayda alınıp tespit edilen bu eseri de yazılmış ve  III cild halinde düzenlenmiştir.)
2- NESEFÎ TEFSİRİ (Halka açık olarak yaptığı tefsir derslerinde takip ettiği Nesefi Tefsiri’nin yorumlarını ihtiva etmektedir. Sûre sûre, bantlardan yazımı devam etmektedir.)
3- RESÛL-İ EKREM EFENDİMİZDEN HADİS SOHBETLERİ. (Muteber hadis mecmualarından derlenmiş hadisleri şâmildir.)
Okul dışı ve okul içi bu gayretli çalışmalarından ve kurslarından resmî maaşı dışında hiçbir ücret talep etmeyen değerli hocamız, çeşitli il ve ilçelere davet edilerek verdiği konferanslarla da Kur’an’ın feyziyle, Hadis-i Şeriflerin bereketiyle ve Mehmet Feyzî Efendi’nin nurlu sözleriyle Müslüman halkımızı aydınlatmayı bir görev bilmiştir. Bundan sonraki hayatında da mutlu, sağlıklı yaşamları yanında, daha nice feyizli ilmi faaliyetlerde üstün başarılar göstermesini Cenâb-ı Eltâf-ı Mutlak’tan niyaz ederiz.
                                                                        Muzaffer ERTAŞ           
                                                                                         08.12.2003
                                                                                             KASTAMONU


BİR DUA ve BİR NİYAZ
Esirgemesi ve bağışlaması bol olan
Yüce Allah’ın adıyla

Hamdolsun yüceler yücesi Yaratan’a.
Şükrolsun yeri göğü mükemmel donatana.

Salât ve selâm, güller gülü Efendimiz Muhammed’e.
Ki, Onunla kavuştuk biz bu ezelî servete.

Ve dahî selâm olsun gül yaprağı ashabına.
Nâil eyle cümlesini ebedî sevâbına.

Onların hatırlarına, bağışla Sen bizleri.
Göster dâim Sana ulaşan izleri.

Yüzümüz gözümüz nurunla gülsün.
Âhiret yurdunda hep Sen’i görsün.

Kutlu adınla güller gibi açarak sevgilerimiz,
Ölümsüzlükle yüce yâdını etsin dillerimiz.

Yöremizi âfetten koru, halkımızı zilletten.
Mahrum etme milletimi Sen bu yüce devletten.

Kutlu eyle, mutlu eyle tüm kullarını.
Açık eyle, nurlu eyle hep yollarını.

Şeytandan, nefsin hevâsından koru onları,
Aşkınla şevkinle dolsun bütün anları.

Azabından, gazabından veriver âfiyet.
Ebedîyen olsun sonları saâdet ve selâmet.

Esenlikle geçir, mü’minleri sırattan,
Nasiplerini bol eyle, ecr u sevaptan.

Hoşnutluğa ersinler, Cennet’ine girsinler,
Rahmetini bilsinler, Cemâl’ini görsünler.

“Âmin” diyerek niyâzımı tamamlıyorum,
Lûtfedip kabûlünle ferahlıyorum.
TÂLİB’ÜL-HABÎB

ÖNSÖZ

Mehmet Feyzî Efendi Hazretleri, Türk vatanının ve milletinin yanık bir sevdalısı... İlim ve irfanın derin bir mütehassısı... Ahlak ve tasavvufta eşi ender bulunabilen bir Hak eri... Yaratana ve yaratılana karşı sevgi ve saygıda, ilgi ve kaygıda benzersiz bir gönül sultanı... Naz, niyaz ve duada bir maneviyat hakanı...
O, Kastamonu’nun özbeöz bağrında filizlenmiş, ulu bir bereket çınarı... Kutlular kutlusu, tatlılar tatlısı yüce bir feyiz pınarı...
Belki de, Kastamonu varolalı, O’nun bir benzerini hiç görmedi veya pek nadir gördü. O, yukarıda sayılan saygıdeğer nitelikleri ile daima emsalsiz bir Allah’ın kulu olmuş ve bundan sonra da olmaya devam edecektir (İnşaallah).
Cenab-ı Allah, şu fâni dünyayı bir imtihan amacıyla yarattı ve bizleri onun içinde iyilikler ve kötülüklerle karşı karşıya bıraktı. Hür irademizi kullanarak, bunlar arasından bir seçim yapmamızı istedi. İyiliklerin ve tüm güzelliklerin kaynağı olan Kur’an yolunu tercih edenleri ve O’na uygun hayat sürenleri tebrik ve takdir buyurdu. Ama bunun yanında, bütün kötülüklerin ve çirkinliklerin aslını oluşturan nefis ve şeytan yolunu seçenler de oldu. Bunlar, toplum içerisinde hak ve hukuk tanımadılar. Yaratan ile yaratılan arasındaki farkı benimsemediler. Canları nasıl istiyorsa; herhangi bir kanun ve nizama meşruiyet ölçüsünde uymaksızın, pervasızca harekette bulundular. Bulundular ama Yüce Yaratıcı’nın da öfke dolu hiddetine maruz kaldılar. Onları, olanca gazabıyla kınayarak, ebedî cehennem azabıyla tehdit eyledi. Fakat tevbekâr olurlar ve gittikleri yanlış yoldan dönerlerse bağışlayacağını ve bundan gayet memnuniyet duyacağını  da özellikle belirtti.
Fâni dünyanın başı, hiçbir zaman âfetlerden ve belâlardan eksik kalmaz. Ama buna paralel olarak, iyilikler ve mutluluklardan da asla yoksun olmaz.
Afetler ve musîbetler, durup dururken dünyanın başına payır payır dökülmez. Yine durup dururken insanoğlu azaplara düçâr olup, ateşlere atılmaz. Çünkü kötülükler de, iyilikler de, dünya üzerinde hep insana bağlı olarak ortaya çıkar ve beşeriyetin başına konar. Kötülükler ve olumsuzluklar, hep kötü ve muzır kimseler yüzünden insanlığı kuşatırken, iyilikler ve güzellikler de hep yararlı ve hayırsever kişiler tarafından yeryüzüne doldurulur ve yeryüzünün asık suratını güldürür.
İşte Feyzî Efendi, insanlığın ve daha da ötesi tüm yaratılmışların yüzlerini güldürmek ve onların gönül âlemlerini, ilâhî feyizler ve nurlarla doldurmak amacı ile bu dünyaya gönderilen, manevi kimlik kazanmış ulu bir şahsiyettir. Hani derviş Yûnus der ya:
“Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi için.
Dostun evi gönüllerdir,
Gönüller yapmaya geldim”.
Feyzî Efendi de, ortaya herhangi bir sen-ben dâvâsı atmadan, kalpten kalbe sevgi köprüleri kurarak, Yüce Dostun evi mesabesindeki gönülleri yapmaya ve onu dostluklarla sımsıcak sarmaya gelmişti.
“Döğene elsiz gerek,
Söğene dilsiz gerek,
Derviş gönülsüz gerek,
Sen derviş olamazsın!”
diyerek, Anadolu’nun bağrına, şehitlerin yurdunu bucak bucak dolaşarak, buram buram sevgi tohumları eken âşıkların garibi, sevenlerin habîbi Yûnus Emre Hazretleri gibi, içinde bulunduğu toplumu hep sevdi ve saydı. Onların kılına, en ufak bir zarar gelmesini istemedi. Hatta onlara, herhangi üzücü bir durum isâbet etmesin diye, nice defalar, kaza ve bela oklarına kendi canını hedef tutarak, nice hastalıklara, sıkıntılara ve üzüntülere giriftar oldu.
“Bize düşen sabır, sebat ve Cenâb-ı Hakk’ın va’dine itimattır” diyerek, bu yolda asla umutsuzluğa, karamsarlığa ve gevşekliğe yer vermedi.
“Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” Kur’an buyruğu gereğince, doğruluk ve dürüstlükten hiçbir şekilde ayrılmadı.
Kalbin yaşam gücünün, Kur’an hakîkatleri ile olduğunu ve bu hakîkatlerin ölülere değil; dirilere hitap ettiğini önemle ve özenle beyan ederek, gelene gidene, ömrü boyunca hep O’nun sırlarından ve hikmetlerinden söz etti.
Toplum ve fert bazında başımıza gelen sıkıntıların, belâ ve musîbetlerin yegâne sebebini, Tâhâ Sûresi’nin 124. Âyeti’ni gündeme getirerek ve sonra da bir güzel anlam vererek şöylece belirtirdi:
“Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve Biz onu kıyamet günü (kabrinden) kör olarak (kaldırıp) dirilteceğiz.”
Kâinatın devam etmekte olan düzenindeki bozulmanın, insanın bozulmasına bağlı olduğunu ifade eden Feyzî Efendi, her hal ve hareketiyle, beşeriyetin haysiyet ve şahsiyetini koruması, kıymet ve yüceliğini artırması yönünde, çok ciddi çalışmalarda bulundu.
Bu meyanda ve meydanda millî, ilmî ve dînî formüller üreterek, en kısa ve en güzel yoldan, saâdet ve selâmete erişme usul ve tekniklerini, birer proje ve birer reçete misali insanlığa sundu.
İşte bütün bu ve benzeri daha nice sırlar ve hikmetlerden dolayı, Feyzî Efendi’yi daha iyi tanımak, tanıtmak ve O’nun dâima ilerilere yönelik açmış olduğu ufuklara kanat çırpmak, vatanını, milletini ve dînini seven herkesin üzerine düşen kutlu bir görevdir.
Şunu asla unutmamak ve hatırdan çıkarmamak gerekir ki, Feyzî Efendi gibi, milleti ve vatanı için kendini adamış; onların sevinmesiyle sevinen, üzülmesiyle üzülen, sanki onların ruhlarına bir beden veya bedenlerine bir ruh olmuş da, kederde ve kıvançta birliği yakalamış, yek vücut olmuş, kutsî bir şahsiyet milyonlarda bir ancak görülebilir ve bulunabilir.
O halde resmî veya gayr-i resmî, evvela biz Kastamonulular ve daha geniş kapsamda tüm milletimiz, O’nun kadrini ve kıymetini anlamak ve anlatmak için her türlü insânî faaliyet ve kutlamaları yapmalıyız, yapanlara da her yönüyle yardımlarımızı esirgememeliyiz.
Bu, bizim O mübârek zata karşı hem millî, hem dîni, hem vatanî ve hem de insânî bir borcumuzdur. İnsana yakışan ve yaraşan üzerine düşen sorumluluğu bilmesi, yerine getirmesi ve hiçbir şekilde borcunun altında kalmamasıdır.
Yüce Allah, hepimize inayet ve yardımlarını tüm inananlardan esirgemesin. Sevgililer sevgilisi, Yüce Peygamberi Muhammed Mustafa’nın (S.A.V) özel şefaatini, evliya kullarının özellikle Mehmet Feyzî Efendi Hazretleri’nin saygıdeğer himmetini, dünya ve âhirette üzerimizden eksik etmesin, –ÂMİN-.
Musa ÖZDAĞ
                                                                                                25-12-1999
                                                                                            KASTAMONU

FEYZİ EFENDİ’NİN HAYAT HİKAYESİ

Doğduğu Zaman Dilimi

Sene 1912... Balkanların fitne, fesat, zulüm ve işkencelerle kazan kaynattığı yıllar... Her yönüyle ve yanıyla toplumların, medeniyetlerin ve bu kutlu değerlerin yer aldığı vatan topraklarının, dünyaya dehşet saçanlar tarafından vurmak ve kırmakla yıkılıp yok edilmesi için, yağma ve talanlarla, yalan ve iftiralarla savaş rüzgarlarının estirildiği seneler...
Milletleri, ta ezelden beri çalışıp didinerek, dişlerini tırnaklarına takarak o güne kadar getirdikleri tüm insanî kıymetlerini kültürleriyle beraber yok etmeye, yeryüzünden ve tarihten silmeye yemin etmiş canavar tıynetli, sırtlan nitelikli kalabalıkların sürülerle harekete geçtikleri ve pervasızca oraya buraya saldırdıkları günler...
l.Dünya Savaşı adı altında, insanoğlunun evinden, köyünden ve işyerlerinden atıldığı, sürüldüğü ve hatta ateşli atışlara hedef edilerek imha edildiği en korkunç vahşet ve dehşet sahnelerinin yer aldığı zaman şeridinin başladığı dönemler... Hemen hemen her dönemde olduğu gibi -imparatorluğun zirvede yer aldığı ve şâhikada durduğu yıllar hariç- Kastamonu Vilâyeti yine birçok şeyden habersiz, kendi halinde, kendi kabuğunda, kendi çerçevesinde, devletin kendisini unuttuğu bir bölge olarak işine ve gücüne bakıp duruyordu.
Kastamonu bu garip haliyle, sanki yeryüzünün hiç keşfedilmemiş; tâ ilk atamız Hz. Âdem’den (A.S) bu yana unutulakalmış çok gizemli bir bölgesi durumundaydı.
İşte dünya kurulalı sanki hiçbir uğursuz elin ve kem gözün değmediği bu tertemiz Anadolu diyarı, dünyanın birçok bölgesinin o dönemdeki garbın canavar ruhunun ve saldırgan kültürünün istilası ve imhası ile yüz yüze gelip karanlıklara bürünürken Kastamonu’nun göbeğinde O’nun kutlu ve güzel kokulu toprağının bağrından, canlar canı bir gül bebek dünyaya geliverdi.
Gök sulu armutlarıyla ağızları tatlandırdığı, gönülleri zevkiyle coşturduğu ve yaşamı her yönü ile baştanbaşa sararak renklendirdiği, hasılatın harman yerlerinden kaldırılmaya çalışıldığı güzel mi güzel bir yaz mevsimi idi. Temmuz ayı bitmeye yüz tutmuş, ruhları ılık ılık okşayan bir meltem havası sarmıştı. Yüreklerde tarifi imkansız bir coşku vardı. Gökleri dolduran, kutlu bir ışık yükseliyordu.
Bütün bu olup bitenleri, gönül yordamı ile ölçüp biçenler, Kastamonu’nun bağrına ezelî rahmetten bir pınarın akıtıldığını ve feyizli bir çınarın bu mübarek toprağa dikildiğini anladılar.
Yörenin kutlu bilgeleri, olan biten gizemli ahvali, kendi bilgileri, kendi görgüleri ve hisleri doğrultusunda, halka anlattılar durdular.
Kastamonu’nun bağrından göklere yükselen ışığın kaynağı Medrese-i Atabey Mahallesinde görüldü.
Bilirkişiler, aradılar taradılar ve bu kutlu ışığın Şamlıoğlu Caddesi’nin Şamlıoğlu Çıkmazı’nda, giriş itibariyle soldan üçüncü sırada yer alan üç katlı enteresan bir evden çıktığını tespit ettiler.
Acaba bu kutlu evde neler olup bitmişti! Gizli gizli uzayın derinliklerinden doğru bir şeyler mi gelip gidiyordu?!
Kutluluğun ve bahtlılığın zevkine ermiş, bilgeliğin ve erdemliliğin doruğuna ulaşmış ulu pirler, bu gizemler dergahı ve mutluluklar otağı adı geçen evden, sevinç çığlıklarının ve coşku patırtılarının geldiğini duydular. Evin orta katında büyük bir olay gerçekleşiyordu.
Ulu erenler görünmeyen bedenleri ile neler olup bittiğini yakından görmek ve anlamak için evin içine daldılar ve bir köşede yerlerini aldılar. Bir de ne görsünler!... Ortalığı ışığa boğan, gözleri, ruhların tâ derinliklerine varıncaya kadar kamaştıran ve gönülleri zevklerle coşturan, eşi ve benzeri görülmemiş bir nur yumağı!...
Türlü türlü yamalıklarla bezenmiş bir kundak içerisinde, sevimli mi sevimli, tatlı mı tatlı, dünyalar güzeli bir bebek!
Genç, boylu poslu ve gayet yakışıklı bir adamın kucağında güneş gibi ışıl ışıl parlamakta. Bahtiyarlığı ve mutluluğu her halinden belli; sessizce, kendinden geçmiş kundaktaki yavrusuna bakıyor. Bu sırada yorgunluğundan ve bitkinliğinden dolayı olacak, yatağında yatmakta olan ve bir türlü yerinden kalkamayan nurlu bir hanım, kucağında çocuğu tutan adama:
“- İzzet Efendi, çocuğun kulağına ezanını okuyup kâmetini getiriver!” diye seslenir. Adam, hanıma sevinçli bir şekilde memnûniyetini ifade eden bir eda ile:
“- Peki Ayşe Hanım, ben bu işleri yaparım; adına ne koyalım dersin?” der. Hanım: “- Siz daha iyisini bilirsiniz bey, bebeğimize yakışacak güzel bir isim koyuverin.” diye ricada bulunur.
Görünenden anlaşılan yataktaki hanım, nur çocuğun annesi, kucağında gül bebeği tutan adam da babası idi.

Nur Bebeğe “Mehmet” Adı Verildi

İzzet Efendi dînin öngördüğü sevgi, saygı ve Yüce Rabb’ine şükür ifade eden ağırbaşlı tavırları ile kıbleye yöneldi. Ağzını, kundaktaki nurlar saçan kutlu bebeğin sağ kulağına dayadı ve normal bir ses tonu ile ezan okudu. Sonra da sol kulağına eğildi ve kâmet getirdi. Sıra gül bebeğin adını koymaya gelmişti.
Yüce Allah’a bütün samimiyetiyle yöneldi ve nur yumağı sevgili oğluna vermek için, kalbine güzel bir isim ilham buyurmasını diledi. Gözlerini yumdu. Başını önüne eğdi. Çenesini bağrına dayadı. Tüm sevgi ve şefkati ile nur bebeğini göğsüne bastırdı ve o halde bir an düşündü. Aniden yüzünde bir tebessüm belirdi ve dudakları arasında “Mehmet, Mehmet, Mehmet!...” diyerek tekrarladığı mübârek isim dökülüverdi.
Evet, Yüce Allah O’nun önce kalbine, sonra da saf ve samimi diline Mehmet ismini indirivermişti. Pırıl pırıl ışıldayan yüzü ve gönlünden ağzına inmiş tatlı sözüyle heyecana kapılan İzzet Efendi, gür bir sesle çocuğun sağ kulağına eğilerek “Mehmet, Mehmet, Mehmet!...” diye sesleniverdi. Böylece gül bebeğin adı konmuş, dünyadaki yaşam sırasına O da katılmıştı. Kundaktaki Mehmet, ışığının parıltısı ve yüzünün gül rengi ile etrafa neşeler ve mutluluklar saçıyordu.

Nur Mehmet’in Ağlaması

Babasının kendisine “Mehmet!” demesiyle bir garip ağlamadır tutturdu. Kim bilir, belki yüksek dozla söylenmesinden ürkmüştü!... Belki de sevgililer sevgilisi Muhammed (S.A.V)’in kutlu ismine mazhar olmanın verdiği müthiş mutluluk ve âfiyetler içinde, O’nu bir güzel sarmanın getirdiği aşırı zevk ile kendinden geçmişti de, içinde bulunduğu bu tarifi imkansız huzur ve saâdeti, sevinç gözyaşlarıyla göstermeye çalışıyordu. Veyahut da dünyaya gözlerini açmasıyla, insanlığın zulmet ve cehâlet girdabındaki canlar yakan çırpınışını ve yürekleri hoplatan ıstırap çekişini görüverdi de, sevgililer sevgilisi Ulu Nebîsi Muhammed (A.S) isminin kendisine verilmesiyle O’nun, günahkâr ümmeti için duyduğu acı ve sancıları kendisi de duymuştu da sanki onun için hüngür hüngür ağlıyordu.

Babası İzzet Efendi

İzzet Efendi onurlu, becerikli, dürüst, akıllı ve zeki bir insan olup, sabır sebat, sadakat ve sahavet gibi tüm güzel sıfatlara sahip bir beyefendi idi. Orta halli, kendi yağıyla kavrulan mütevâzi bir esnaftı. Demir ve mamullerinin yer aldığı hırdavatçılık denilen bir mesleği vardı. Soy itibariyle asalet sahibi idi. O günün Kastamonu merkez müftüsü Osman Efendi akrabaları oluyordu. Yine, o zamanın müftülerinden Hazım Efendi de adı geçen Osman Efendi’nin baba bir kardeşi idi.
İzzet Efendi, elinde olmayan nedenlerle resmi bir okulda okuyamadığı için, ümmî kalmıştı. Fakat, O’nda bilginlere, evliyaya ve sanatkârlara karşı, bitmek  tükenmek bilmeyen bir aşk ve şevkle bağlılık vardı. Hayatının çoğu, onlarla birlikte geçiyordu. Onların kendi sahalarında yaptıkları kıymetli sohbetleri ve çeşitli yollarla verdikleri dersleri, asla kaçırmazdı. Feraset ve muhakeme gücü o kadar ileri bir seviyede idi ki, sahip olduğu bilgiler, görgüler, maharetler ve ortaya koyduğu fikirler ve yorumlar, çevresindeki bilirkişilerce kendisinin bir “filozof” denilecek kadar saygınlığından söz edilmesine sebep oluyordu. Hepsinden daha önemlisi bildiklerini, güzel ve yararlı bulduklarını uygulamada ve ortaya koymadaki becerisi ve kararlılığı idi. Dervişlik tarafı da vardı. Akıl, mantık ve zeka gibi dünyaya açılan yönlerini geliştirip de, gerçek insanlık yönünü oluşturan ve pekiştiren manevi yönünü ihmal etmek, hiç efendiliğe ve ağalığa yakışır mıydı?! Elbette yakışmaz ve yaraşmazdı.
İzzet Efendi de öyle yapmıştı. Devrin ve yörenin gönül sultanlarından Nakşibendî Şeyhi “Hacı Merdan” lakabıyla meşhur olan Pîr Efendiye bağlanarak, O’nun bu yöndeki kutsî ve bereketli terbiyelerinden geçmişti. Zaten oğluna, adını koyma konusunda ortaya koyduğu mânevî diyalogdan da bu anlaşılmıyor muydu?
İzzet Efendi, bebeğinin adını koymak için gönül yönü ile Yüce Allah’a yönelip, O’nun kutsî yardımını en içten ve en samimi duygularıyla, niyaz içerisinde ricasını belirtince, birdenbire bütün sırların kaynağı ve hakikatlerin ekranı Yüce Kur’an-ı Kerim’den şu kutlu âyet, bir âbide gibi karşısına dikiliverdi:
“İzzet (şan ve şeref) sadece Allah’ındır. İzzet O’nun elçisinin (Muhammed’in) dir. İzzet (tüm) inananlarındır, ama münafıklar (bunun böyle olduğunu) bilmezler.”
Baba İzzet Efendi’nin, kendi adının yer aldığı âyette, aynı zamanda Allah Teâlâ’nın pek değerli ve eşsiz peygamberi Muhammed’in, şan ve şerefinden söz ediliyordu. Kıvrak zekası ve derin feraseti ile bu kutlu buyruktan, nur topu evladı için, yöremizin ve milletimizin uygun gördüğü ifade şekliyle “Mehmet” ismini koyması gerektiği yönünde işarette bulunduğunu sezdi. O da bu kutlu ve soylu danışmanın neticesini, aynen yerine getirdi.

Annesi Ayşe Hanım

Nur yüzlü Mehmet’in pamuk annesi Ayşe Hanım ise, Kur’an hâfızı ve melek huylu bir kimse idi. Gayet sakin, yumuşak tabiatlı ve vakurdu. Sevgi, şefkat, merhamet ve hoşgörü gibi insanî değerlerle dopdolu idi. O da, efendisi gibi onurlu bir soya mensuptu. Soylu bir atın, soylu bir tayı olacağını bilmek ve öylece beklemek, gayet doğal bir hadise değil mi?
Hâfıza Ayşe Hanım’ın kardeşi Ali Rıza Bey, “Allâme Efendi” diye bilinen meşhur bir bilge kişinin icâzetli (diplomalı) talebesiydi. Tedrîsatında, eğitim ve öğretim faaliyetlerinde, üstadına çömezlik (asistanlık) ederdi. Bu özel eğitimine ilaveten zamanın resmî okullarından rüştiyeyi (liseyi) de bitirmişti. O dönemlerde rüştiyede çok az kişi okuyabilir ve okuyanların da pek azı ancak son sınıflara kadar gelerek yüzünün akıyla bu okulu bitirebilirdi.
Ayşe Hanım’ın kayını Hacı Mustafa Efendi de gün görmüş, tecrübeli, bir çok memleket dolaşmış; ilim, irfan, sanat ve hikmet sahibi, şair ve filozof ruhlu, çevresinde çok sevilen ve sayılan bir şahsiyetti.
İşte gül yüzlü Mehmet, böylesine bilgi, ilgi, sevgi, şefkat ve merhamet madeni durumundaki, huzur ve mutlulukla dopdolu olan bir âile ocağında; Kur’an sırları, feyizleri ve nurlarıyla perverde olmuş bir anne kucağında büyüme ve terbiye görme şansına sahip kılınmıştı ki bu, Yüce Allah’ın çok sevdiği kullarına sunduğu tamamen özel bir lutfu ve hususi bir ikramıydı.

Mehmet Mahallede Çocuklar  Arasında

Zaman, huzur dolu günler ve bereket yüklü senelerle geçip gidiyor; nur cevheri, feyiz serveri küçük Mehmet de bu sıcacık kutlu atmosfer içerisinde büyümeğe ve gelişmeğe devam ediyordu. Üç dört yaşlarına gelmişti. Sokakta emsali olan çocuklar cıvıl cıvıl çıkardıkları seslerle türlü türlü oyunlar oynuyorlar ve buna paralel olarak da atlayıp zıplıyorlardı. Mehmet ise bir köşede eline geçirdiği kömür, kireç ve benzeri maddelerle tahtadan veya taştan yapılmış duvarlara bir şeyler yazmağa ve çizmeğe çalışıyordu. Arkadaşları O’nu da aralarında görmek ve onunla doyasıya oynamak istiyorlardı. Ama Mehmet’te bir durgunluk ve son derece dikkat çekici bir sessizlik vardı. Oyun yönünden bir ataklığa ve kıvraklığa sahip değildi. Olan bitenlere sanki kafasındaki gözüyle değil de, gönlündeki özüyle bakıyor ve öylece de değerlendiriyordu. Arkadaşlarının ısrarına daha fazla dayanamayıp onları kırmamak için yanlarına gitse de, oyunlara pek katılmıyordu. O, onlara sadece bakıyor ve bakışları da o nisbette uzun ve derin oluyordu.
Onlara bakıyor görünüyordu fakat, gördüğü onlar değildi. Bakması anında derin düşüncelere dalıp gidiyordu. Bazen o kadar derinlere dalar giderdi ki, kendine gelmesi ve çevresini bilmesi oldukça zor olurdu.

Soğuktan Donmak Üzere İdi!

Dondurucu, soğuk bir kış günüydü. Mehmet adı geçen türden bakışları ile yine bir köşede derinlerin derinlerine dalıp gitmişti. O gün bu yöndeki dalgınlığı o kadar uzamış ve o kadar sürmüştü ki hiç sormayın. Elleri ve yüzü mosmor olmuş, mübârek nur bedeni kaskatı kesilmişti. Korkunç olaya bu sırada oradan geçmekte olan, mahalle sakinlerinden ve şehrin ileri gelen eşrafından Devecioğlu Hüseyin Efendi şahit olmuştu. Hemen koşmuş ve nerede ise donmak üzere olan Mehmet’i kucaklayıp derhal evine götürmüştü. Evdeki ocak veya soba ateşinin, donmak üzere olan Mehmet’e  zarar vereceğini düşündüğünden dolayı, O’nun tombulcacık nur ve pamuk ellerinin aheste aheste çözülmesini sağlamak ve kendisine herhangi bir ıstırap vermesine engel olmak için O’nun ellerini hanımının koynuna sokmuştu. Mehmet neden sonra, bu sıcacık kucakta nihayet kendine gelebilmişti. O’nu yakından izleyen ve yakın çevresinde yer alan kimseler, O’nun sık sık dalıp gitmesine bakarak, kendisinde çok gizemli ve olağanüstü bir takım hallerin bulunduğunu ve herkesten çok farklı, oldukça dikkat çekici bir karaktere sahip olduğunu sezinlemişlerdi.

Çocuklar Arasındaki Gizemli Dünyası

Mehmet, sanki onların dünyalarında yaşamıyordu. Evet evet, sankisi fazla; aynen öyle idi. O, bu çocukların sadece görünüş itibariyle yanlarındaydı. Gözünün baktığı yerlerin daha ötelerinde ve daha derinliklerinde bir başka âlem vardı. Gönlü, bu derin bakışların içerisinde, o gizemli dünyalara akıp gidiyordu. Görünüş itibariyle gayet durgun ve son derece sakindi. Ama içinde bir şeylerin kaynadığı ve önü alınmaz birtakım arayışların bıraktığı son derece yakıcı ve kavurucu hasretlerin kendisini erittiği besbelli idi. Sanki arayıpta bir türlü bulamadığı, bakıpta bir türlü göremediği bir şeyler vardı.

Mehmet’in Ezan Sesiyle Aradığını Bulması

Yine derin ufuklara doğru dalıp gittiği bir gündü. Kulağına, içinin derinliklerine işleyen, bağrını yakıp kavuran ve gönlünü oradan buraya bir yelpaze gibi saçıp savuran çok kutlu bir avaz geldi. Son derece heybet veren bir ürküntü ile bulunduğu yerde şiddetle deprendi. Sonra bütün dikkatini sesin geldiği tarafa verdi. Baktı ve anladı ki, bu mübarek avaz, Yüce Allah’ın en üstün ve en güzel bir surette yaratmış olduğu insanları, ebedî kurtuluşun ibâdet tarzındaki kutlu belgelerinden biri olan namaza çağırdığı, ezan sesi idi.
Öyle tatlı, öyle âhenkli, öyle heybetli, öyle hasretli ve öyle bir yakıcılıkla okunuyordu ki hiç sormayın! Anlatılamaz ve asla tarif edilemezdi. Mehmet pür dikkat gönlünün bütün eczası ile bu kutluluk ve mutluluk bahşeden ilâhî nameyi dinledi. Huşû içindeydi. Mest olmuştu. Sanki yerinde donmuştu veya ölüp kalmıştı.

Ebedî Kurtuluşun Kutlu Çağrısı Ezanın Önemi ve Anlamı

Nur Mehmet nasıl donup kalmasın, nasıl kutluluklar ve mutluluklar diyarına girerek, mest olup huşû içinde ölüp kalmasın ki! Bakınız, pek ulu ve pek değerli millî şâirimiz Mehmet Akif Efendi, İstiklâl Marşı’nda kutluluk ve mutluluğu insanların gönüllerine, daimî bir iksir misâli bahşeden ezanımız hakkında ne söylüyor:
Bu ezanlar ki, şehadetleri dînin temeli;
Ebedî, yurdumun üstünde benim inlemeli.
İnsanı ta özünün derinliklerinden doğru saran ve heyecanın en yüksek derecesine eriştiren, bu tatlılar tatlısı ve güzeller güzeli ezan sesinde şu kutlu anlamlar ve ilahî mesajlar yer alıyordu:
Allah en büyüktür (Dört defa tekrar edilir).
Ben tanıklık ederim ki, Allah’tan başka tanrı yoktur. (İki kere tekrarlanır).
Ben şehadet ederim ki, Muhammed (S.A.V) Allah’ın elçisidir (İki kere            tekrarlanır).
Haydin namaza! (İki kere tekrarlanır).
Haydin kurtuluşa! (İki kere tekrarlanır).
Allah en büyüktür (İki kere tekrar edilir).
Allah’tan başka tanrı yoktur.
Mehmet huşû içerisinde bütün içtenliğiyle, tüm aşkı ve şevkiyle, kutluluklar manzumesi ilâhî nâmeyi, rabbanî bir destan niteliğindeki ezanı doya doya dinledikten sonra, içinden içinden kendisini hasrete boğan bir düğümün nihayet çözüldüğünü hissetti. Ve yine kulak vermiş olduğu şerefli ezanla, şahsına mahsus (özel) bir davetin yapıldığını anladı. Sanki Mehmet’e gizliden gizliye “Buraya gel, bize doğru gel! Zira senin aradığın huzur âlemi burasıdır. Senin yükselişin ve kurtuluşa erişin bizim tarafımızdadır!...” diyordu.
Nur ve feyiz yumağı Mehmet, içinin derinliklerinden doğru gelen bu gizemli seslenişe doğru, sebebini anlayamadığı çok tuhaf bir iç zorlama ile yürümeğe başladı. Ezan sesi mahallenin hemen yanı başında yer alan Sinanbey Camii’nden gelmişti. Yavaş yavaş hızlanan ve nihayet koşmaya varan hızlı adımlarıyla caminin yanına vardı. Babası İzzet Efendi’den gördüğü üzere çarçabuk bir abdest aldı. O hala gönlünün kapıldığı mestlik içerisinde, pek kendine gelebilmiş değildi. Heyecanla camiye girdi. Millet, müezzinin getirmekte olduğu kâmetle farza duruyordu. Dikkatlice kulak kabarttı ve anladı ki, ezanı okuyan bu kimse değildi. Çünkü sesi ve okuma tarzı O’na benzemiyordu. Vakit geçirmeden imama uydu ve namaza durdu. Gür ve davûdî sesiyle tekbirler getiren imam, kesinlikle ezan okuyan zat idi. Zira sesin ahengi, heybeti ve yakıcılığı, okunan ezan tarzındaydı. Derin bir huzur, tadına doyum olmayan bir  zevk ve teskin edilemeyen bir heyecan içerisinde sağa ve sola verilen selamlarla nihayet namaz tamamlandı.

Mehmet Feyzî Efendi’nin Hocası
Ömer Fazıl Aköz Hoca Efendi

İmam Efendi ile Tanışması ve O’nun Kutlu Câzibesine Kapılması

Mehmet, namazdan çıkasıya gözlerini imam efendiye çevirmiş; küçücük boyu, sevimli huyu, şerefli asalet ve soyu, aşk ve hasret dolu arayışlarıyla, büyüklerin arkasından ve arasından doğru bu muhterem zatı görmeye çalışıyordu. Bu sırada imam efendi, tesbih ve duanın yerine getirilmesi için yüzünü cemaata doğru geri çevirmişti. O da ne! İmam Efendi de, başını bir sağa bir sola kaydıra kaydıra Mehmet’in bulunduğu tarafa doğru bakıyordu. Sanki cemaatten özel birisini arıyor da, dikkatlice onu görmeğe çalışıyordu. İşte bu anda Mehmet birdenbire yepyeni bir çarpılışla çarpılır gibi oldu. Çünkü karşısında on dördündeki ay gibi parlayan bir yüz ve özünün derinliklerine ışık salan iki nurlu göz duruyordu. Bütün gücüyle hedefini ve bakışlarındaki nokta tayinini Mehmet’in üzerinde yoğunlaştırmıştı. Neye uğradığını kestiremeyen nur çocuk, özüne doğru parıltılar saçan iki gözün açtığı yoldan doğru İmam Efendi’nin ay yüzünde beliren kutluluklar âlemine ve mutluluklar iklimine, ılık ılık bir nehir gibi akıp gittiğini hissetti. Tam anlamıyla kendinden geçmiş, sûreta yaşadığı dünyayı unutmuştu. Gözünün önünde sadece ve sadece İmam kalmıştı. Ne camiyi görüyordu ve ne de cemaatten haberi vardı. O, muhterem efendinin nurlu, feyizli ve bereketli bakışlarının kutlu büyüsüne kapılıp gitmişti. İmam Efendi beyan olunan hal ve vaziyet içerisinde tesbihi ve duayı tamamlamış, sıra Kur’an’dan bir aşir okumaya gelmişti. Hoca Efendi ciğerleri paralayan, gönülleri yaralayan, duyuları büyüleyip aşklara ve şevklere giriftar eden davûdî sesiyle Kur’an-ı Kerim okumağa başlayınca, daha önce hiçbir şekilde yaşamadığı heyecanlar içerisinde yana yakıla çırpınıp duran Mehmet’in kadife kadar yumuşak ve yumurta kadar küçücük kalpçiği nerede ise infilak noktasına geldi. Bir ara, kalpçiğinin duracağını ve yok olup gideceğini sandı. Ama, içinde bulunduğu ve yaşamakta olduğu bu kutlu tablo çirkin, olumsuz, lüzumsuz ve telef olup gitmeği ifade eden bir hal ve vaziyet değildi. Tam tersine, bütün bu mutluluklar dizisini oluşturan görüntüler ve yaşantılar, ilâhî huzuru ve yüceliği gösteren ve olancasına artıran kutsî bir tablo idi.

İmamın Mehmet’e Yaklaşması ve O’nu İncelemesi

Gidişler ve gelişler, inişler ve çıkışlar, yanışlar ve yakışlar atmosferi içerisinde devam eden Kur’an okuma ve dinleme faslı, Muhterem Zat’ın “FÂTİHA” çekmesi ve cemaatin camiden ayrılıp dağılması ile tamam oldu.
Mehmet’in iki gözü, dalıp gittiği zevk haliyle, İmam Efendi’nin heybet ve saygınlıklar uyandıran hareketlerine ve gönülleri sevgisiyle yakıp kavuran, şimşekler gibi çakan, güneşler gibi parıldayan gözlerine takılıp kalmıştı. Yerinden kımıldayabilecek bir halde değildi. Gözlerini yummuş, iç âlemini baştanbaşa saran mânevî sarhoşluğun verdiği sürükleyici iklime kendisini bırakıvermişti.
Muhterem zat, pek de yabancılamadığı bu küçük çocuğu, dakikalarca radarla tarar gibi taradı ve gözleriyle içini dışına çıkarırcasına onda bir şeyler aradı. Sonra Mehmet’i kendine getiren ve gözlerini kendisine doğru açtıran bir ses tonu ile: - “Oğlum, senin adın ne?” diye sorarak, onunla tanışma faslına geçti.

Nur Çocuk Arzusuna Kavuşuyor

Mehmet nihayet arzusuna kavuşuyordu. Ay yüzlü sevgili zat, kendisine iltifat ediyordu. Bu kutsî mâbedin ulu kişisi kendisiyle tanışmak istiyor ve bunun için ona adını soruyordu. Bu ise birbirini sevenlerin ilk olarak yapması gereken bir işti. Çünkü sünnet olan bir davranıştı. Gönül âleminde bir çırpıda oluşuveren arzu ve istek çizgisi, onun beklentilerine cevap veren bir tarzda ilerilere doğru açılıp gidiyordu.
Nurlar yumağı gül çocuk, bu ulu bilgeye, bitkin ve kendinden geçmiş bir halde “Mehmet. Benim adım Mehmet...” diyebildi.
Muhterem Efendi “Haa, senin adın Muhammed demek!” diyerek, Mehmet’in gerçek olan adını telaffuz eyledi ve iltifatlarına şöyle devam etti: “Aferin oğlum! İşte böyle olmalı; Müslüman’a beşikten mezara kadar ilim lazım, irfan lazım. Tabii ki bunun için de evvela Kur’an’ı öğrenmeli ve O’nu güzelce anlamalı.
Bak benim güzel oğlum Muhammed! Ben seni pek sevdim. Artık buraya devamlı gel emi yavrum! Ben seni böyle hep bekleyeceğim...”
Nur çocuk artık gerçek yolunu ve gerçek üstadını bulmuştu. Bundan sonra adı geçen muhterem zâtın öğretisine cân u gönülden aralıksız devam etmek gerekiyordu. O da böyle yaptı.
Önceleri mümkün olduğu kadar hiçbir kimsenin dikkatini çekmeden, caminin bir köşesinde bütün dikkatiyle Hoca Efendi’nin okumasını, hal ve hareketlerini izlemeye devam etti.

Bu Devrede Mahalledeki Durum

O, böylece kendisini camiye ve ibadete kaptırdıktan sonra mahallenin çocuklarıyla pek görüşemez oldu. Çocuklar, oyunlarına katılmasa bile, en azından  bir hakem gibi de olsa, Mehmet’i yanı başlarında görmek istiyorlardı. Yanlarında O’nu bulamadıklarında, oyunlarından sanki hiçbir zevk alamıyorlardı. Yaptıkları çocukluklardan da bir şey anlamıyorlardı. Gözleri ve gönülleri O’nunla açılıyor, neşe ve huzurlarını O’nun varlığında buluyorlardı.
İşte yine bir gün O’nu araya araya bulmuşlar ve ellerinden tutarak, sokaktaki oyun yerlerinden yüksekçe bir duvar kenarına dikmişlerdi.
Çocuklar avazları çıktığı kadar bağırıyorlar, zevk ve coşkudan kendilerinden geçiyorlardı. Ara sıra göz ucuyla Mehmet’in yerinde olup olmadığın kontrol ediyorlar, sonra da oyunlarına devam ediyorlardı.
Bazen nur topu Mehmet’e özlemleri ve sevgileri o derece artıyor ve kabarıyordu ki, bu durumda O’nu sadece gözlemekle ve özlemekle yetinmeyip, tombul tombul, gül kırmızısı pamuk gibi yumuşak, nurlar saçan yanaklarını sıkıyorlar, hatta ve hatta kendilerini tutamayıp boynuna sımsıkı sarılarak, doyasıya şapur şupur öpüyorlardı.
Evet, Mehmet’in gönül âlemi bir başka idi. O, huzur dolu haliyle kendisini izleyenlere, iç dünyasında sanki nurlar ve feyizler bahçelerinde gezip dolaştığı, marifetler ve sırlar çeşmelerinden kana kana içip durduğu izlenimini veriyordu. Gerçekten de O’nun özüyle yaşadığı iç dünyası, gözüyle dolaştığı dış dünyasından her zaman daha renkli, daha heyecanlı ve daha görkemli idi.

Çocukların Oyunları ve Bu Oyunların Gizemli Anlamları

Arkadaşları, O’nun bu esrarengiz dünyasından tamamen habersiz olarak, etrafında kuşlar gibi cıvıl cıvıl dönüp duruyorlar ve doya doya oyunlar âleminin tâ derinliklerindeki zevklere varıyorlardı.
Neler neler oynamıyorlar ve neler neler söyleyerek ortaya koydukları oyunları anlamlandırmıyorlardı ki!... Uzun eşek, güvercin taklası, dokuz kiremit, yakan top, çelikçomak, körebe, saklambaç, çizgi oyunlarından seksek ve daha nice nice oyunlar...
Bazen oyunlarına öyle dalarlar ve kendilerinden öyle geçerlerdi ki, hiç sormayın! Sonunda yorgunluktan ve bitkinlikten atlayıp zıplayamaz bir duruma geldiklerinde bir de bakarlardı ki, hava iyice kararmış, vakit yatsı olmuş, Mehmet namazını kılıp gelmiş evine gidiyor. Birdenbire hepsini, nedenini pek çözemedikleri bir sessizlik ve üzüntü kaplardı. Evlerine, sanki ölüme giden kimseler gibi boyunlarını büke büke, birbirlerine hayırlı geceler dileyerek; isteksiz isteksiz girerlerdi.

Kız Kardeşi Zeliha ile Evdeki Oyunları

Mehmet evine geldiği zaman da, O’nun gelmesini dört gözle bekleyen kız kardeşi Zeliha tarafından rahat bırakılmazdı. Dünyalar güzeli Zeliha, kendisinden iki üç yaş daha küçüktü. Mehmet eve giresiye Zeliha hemen boynuna atılır ve kendisiyle oyun oynaması için O’na yalvarırdı. Kız kardeşini çok seven Mehmet, O’nun yalvarmasına asla dayanamazdı. Bunun için, hem onu eğlendirmek ve hem de içinde özlemini duyduğu farklı dünyayı, gözünün önüne bir nebze olsun aktararak, yaşına ve başına uygun bir tarzda yaşamak maksadıyla, insanın aklına ve hayaline gelmeyecek türden çok tuhaf bir oyun bulmuştu. Bu oyun bir türlü gerçeğe hazırlık anlamı taşıyordu. Mehmet’in geliştirdiği bu oyun şöylece ortaya konuyordu. Mehmet, bu oyunda tıpkı hocası gibi bir imam efendi rolünde. Zeliha ise O’nun çok değerli bir talebesi ve küçücük sevgili bir cemaati. Babalarının ve annelerinin giysilerini birer kostüm olarak kullanıyorlar. Mehmet, İzzet Efendi’nin bolca olan gömleğini cüppe, Ayşe Hanım’ın beyaz tülbendini başına dolayarak sarık yapıyor. Bir postaki parçasından da yüzüne sakal takıyor. Odanın bir köşesini cami edinerek, boş kutucuklardan oraya buraya kandiller asıyorlar. Duvarlara Kur’an yazısından oluşan takvim kağıtlarını levha olarak tutturuyorlar. Yine, kağıt parçalarını üst üste koyup, tomarlar halinde dikip, Mushaflar ve kitaplar oluşturuyorlar.
Zeliha Hanım, hocası Mehmet’ten kısa namaz surelerini dinliyor ve sonra da O’nun gibi tekrar ederek okumaya çalışıyor. Sonra hocası ezan okuyor ve beraberce namaza kalkıyorlar. Sıra farz namazı kılmaya gelince, Mehmet Hoca öne geçiyor. Zeliha ise müezzin olarak kâmet getiriyor ve nihayet namaza duruyorlar...
İşte, nurlar ve feyizler kaynağı bu kutlu yuvada oynanan çocuk oyunu bu türden idi. Ne kadar mübarek ve ne kadar anlamlı değil mi?...
Birkaç yıl sonra dünya güzeli Zeliha’nın boynunda bir çıban çıkacak ve sevgililer sevgilisi can ağabeyinden ayrılacaktır. Mehmet ise bu durumdan oldukça etkilenerek daha da içine kapanık bir vaziyet alarak bu fânî alemden daha da bezecektir.

Yer Altında Tırtıl!

Mahallede, şenlik ve kutlamaları ifade eden gecelerde, çocukların oyunları daha bir canlı, daha bir anlamlı ve daha bir devamlı olurdu.
Şimdi kendimi, bu sokakta yer alan bir evin içinde olarak düşünüyorum. Sonra sokağa bakan pencerenin önüne geçip neler olup bittiğini sessizce izliyorum.
Hava iyice kararmağa yüz tutmuş... Sokak, gelen ve gidenlerle dopdolu... Az ilerde meydanımsı genişçe bir yer var. Çocuklar burada oldukça büyük, görkemli bir ateş yakmışlar... O kadar güçlü ve o kadar parlak bir ateş kütlesi ki, çevresinde yer alan tüm evlerin duvarlarını ve gelip geçilen sokağın büyük bir kısmını pırıl pırıl aydınlatıyor. Çocuklar neşelerinden avazları çıktığı kadar bağırıyorlar... Ellerinde kendir kecinlerinden edindikleri uzun uzun sopalar... Ateşin etrafında halkalar halinde dizilmişler. Uzun uzun sopalarının uçlarını ateşe sokarak alev alev tutuşturup sonra da sağa sola deliler gibi koşuyorlar. Belli bir ritim içerisinde ucu alevli sopalarını boşlukta sallarlarken, karanlıklar içerisinde türlü türlü geometrik şekilleri andıran çok hoş ve ilgi çekici çizgiler beliriyor.
Görülen türden dağınık ve karışık eğlence, bir süre sonra, çok gür ve emredici bir sesle sona eriyor. Başkanları olduğu her halinden belli olan bu çocuk, bütün arkadaşlarını yanına çağırarak, sokağı enine doğru baştanbaşa kapatacak şekilde dizilmelerini söylüyor. Bu almış oldukları yeni vaziyet ile yoldan rahat bir şekilde gelip geçmenin önüne geçmiş oluyorlar. Artık oynanan oyunun en önemli, en verimli ve en gizemli kısmına geliniyor. Oluşturdukları muazzam sıranın önünde ve arkasında, geçmelerine müsaade edilmeyerek bekletilen insanlara karşı bir takım deyişler söyleniyor ve mesajlar veriliyor. Nihayet lider olan ve onun emrinde duran tüm çocuklar, hep birlikte avazlar çıktığı kadar, çok özel bir ritim ve çok güzel bir melodi havası içerisinde, son derece gizemli ve gayet enteresan olan şu mısraları terennüm ediyorlar:
“Yer altında tırtıl,
On para ver de kurtul!..”
Anlamı çok çok derinlere inen ve öğretisi ta geçmiş atalara dayanan bu pek muammalı deyişleri onlara, bu işin aslını ve esasını çok iyi bilen ve beceren kimseler, yani çocuk psikolojisinden ve eğitiminden çok iyi anlayan uzman kişiler öğretmişlerdi.
Allah bilir ya, bu çok sırlı ve çok anlamlı sözlerle, sanki yaşını başını almış büyükler, kendilerinin arasıra da olsa bu küçücük yavrular ve günahsız sabiler tarafından, herhangi bir kötü maksat taşımaksızın samimi bir şekilde  uyarılmak istendiklerini bilirlerdi. Tıpkı Hz. Peygamber’in ikinci büyük halîfesi Hz. Ömer’in kendisine ölümü hatırlatacak birisini görevlendirmesi gibi. Ve yine, tıpkı Osmanlı padişahlarının geneli için anlatıldığı gibi ki, dünya hayatının son derece parlak, cilveli, aldatıcı ve son derece çekici yanlarının, kendilerinin de Allah’ın kullarından bir kul olduğu gerçeğini unutturmaması için bir takım özel görevliler tayin etmeleri gibi. Bu yönde vazifelenen kimseler padişahı çok hırçın ve öfkeli, çok azametli ve kibirli olarak gördüklerinde  hep bir ağızdan:
“Padişahım gururlanma; senden büyük Allah var!” diyerek haykırırlar ve devletin ulu hakanını böylesine enteresan bir çıkışla uyarırlarmış.
İşte, mahallenin çocuklarının hep bir ağızdan gelene geçene haykırarak söyledikleri:
“Yer altında tırtıl,
On para ver de kurtul!..”
sözü de, bu türden esrarlı bir haykırış ve anlamlı bir karşı çıkıştı. Zira çocuklar bu kutlu tekerlemeyi kendi cinsleri ve akranları olan küçüklere söylemiyorlardı. Tam tersine anaları babaları, amcaları dayıları, halaları teyzeleri, dedeleri ve neneleri durumundaki büyüklere söylüyorlardı. Öyle ise “çocuktan al haberi” özlü sözü gereğince, acaba küçükler bu esrarengiz deyişleri ile büyüklerin nelerden kurtulmalarını istiyorlardı?!.. Belki sizlere çok tuhaf ve akıl almaz bir şey gibi gelebilir ama adı geçen büyüğümün, ulular ve pirler sırasına girip, insanoğlunu ilim ve irfan nuruyla besleme ve geliştirme konumuna geldiği sıralarda, kendisinin anlatış tarzından sezinlediğim mana odur ki, atalardan doğru o günlere kadar ulaştırılan bu çok acayip oyunların ve bu oyunlara renk, heyecan ve gizem katan hikmetli haykırışları ile çocukların, büyüklerine karşı şu mesajları vermeleri isteniyordu:
Ey büyüklerimiz; analarımız, babalarımız, amcalarımız, dayılarımız, halalarımız, teyzelerimiz, büyükbaba ve nenelerimiz!
Bu dünya, geçmekte olduğumuz şu sokak gibidir. Sokağın sonunda yer alan ateş, cehennemin örneğidir. Sizler bu dünyadan âhiret âlemine göçüp giderken, yer altındaki kabre gireceksiniz. Orada yapraklarla beslenen tırtıllara benzer yılanlar çıyanlar, akrepler, kurtlar ve türlü türlü böcekler var. Bedenlerinizi yiyerek, kemiklerinizin toprağa karışmasını sağlamak için ağızları açık sizleri bekliyorlar. Daha ötesinde kabirlerinizden kaldırılacak, tekrar diriltilmek suretiyle hesap kitap yeri olan mevkife götürüleceksiniz. Bu sırada cehennem, dağlar gibi yükseklikteki alevlerini püskürterek, sizleri içine alıp yakmak isteyecektir.
Âhiret yolculuğunda bu dünya ve içindekilerin konumu, bizim şu daracık sokaktaki durumumuz gibidir. Bizler küçüğüz, bakıma ve yardıma muhtacız. Bizler zayıfız ve çaresiziz. Siz büyüklerin, varlıklı, güçlü ve kuvvetlilerin yardımlarına ihtiyacımız var. İşte, biz küçüklerle siz büyüklerin arasında ortaya konulan bu oyunla sizlere sesleniyor ve diyoruz ki:
Ey saygıdeğer güç ve varlık sahibi efendiler! Sizler gücünüz, kuvvetiniz ve sahip olduğunuz varlıklarınızla büyüklerdensiniz. Yoklukla, güçsüzlükle ve çaresizlikle boğuşanlar, bizim gibi küçüklerdir. Varlıklarıyla ve imkanlarıyla büyük olan sizler, yokluklarıyla boyunlarını büküp, utançlarından kafalarını yakaları içine sokarak bilinmezlik ve görünmezlik ortamına sürüklenip fakirlikten ve çaresizlikten dolayı küçülenlere el uzatınız. Sahip olduğunuz maddî ve mânevî imkanlardan onları da yararlandırınız ki, bu sizlerin yapacağı veya dînen yapmanız gereken nakdî yardımın değeri sahip kılındıklarınıza nispeten “on para” kadarlık değersiz bir meblağdan ibaret olacaktır. Çünkü Allah’ın sizleri bu konuda mecbur ettiği ölçü “kırkta bir”dir. Bu ise toplumun genel kanısınca, on para kadar değeri olmayan bir miktardan ibarettir.
Madem bunca varlık ve zenginlik içerisinde, bu kadarcık basit bir miktar ödeyerek yer altındaki kabir çukurlarında bedeninizi yiyici ve parçalayıcı haşerelerden; âhiret yurdunda da, yakıp yıkan, acılar ve sancılar zindanı olan cehennem ateşinden hem bedeninizi ve hem de ruhunuzu kurtarma imkanı vardır; o halde haydin tezelden, gecikmeden şu on parayı verin de kurtuluverin!...

İzzet Efendi’nin, Oğlu Mehmet’e İmam Efendi’den Söz Etmesi

Mehmet günlerden bir gün babasına, çok sevdiği ve saydığı, kendisini görmeden bir gün olsun edemediği Sinanbey Camii imamından söz etti. O’na ne kadar bağlı ve tutkun olduğunu anlattı. Baba İzzet Efendi, can ciğer oğlu Mehmet’in bu yaşta böyle bir havaya girmesinden ve Sinanbey Camii imamı gibi muhterem bir zat ile tanışmasından ve özellikle oğlunun imam efendi tarafından kabullenilip sevilmesinden son derece memnun oldu. Hele hele hususi bir şekilde yanına çağırıp onunla ilgilenmesinden gayet sevinç duydu ve bu maksatla Yüceler Yücesi Allah’a pek muhterem eşi Hâfıza Ayşe Hanım’la beraber en içten samimi duygularıyla hamd ü senâlar ettiler ve şükür secdelerine vardılar.
İzzet Efendi kutluluk ve mutluluğun verdiği bahtiyarlıkla hemen nur yumağı ve feyiz pınarı Mehmet’i kucağına aldı, bağrına bastı ve bütün coşkunluğuyla tekrar tekrar gözlerinden ve yanaklarından öptü. Sonra karşısına oturtup, büyük bir insan edasıyla ona şu açıklamalarda ve uyarılarda bulundu:
“Oğlum Mehmet! Sen mânevî bir hazineye konmuş, Yüce Allah’ın kevser havuzunun başını bulmuşsun. Aman oğlum kadrini kıymetini bil. Aman oğlum hakkını ver.
Senin o sevgili ve saygılı İmam’ın var ya; işte O’na, Hâfız Ömer Fazıl Aköz Efendi derler. Aynı zamanda Nasrullah Camii’nin hatibidir. Memleketimizin asil bir âilesinin oğludur. Dedesi Kastamonu’nun meşhur ermişlerinden “Karanlık Evliya” diye bilinen ve şu anda kabri ziyaret edilen muhterem bir zattır. Dayısı da benim muhterem efendim ve kendisine gönül yolu ile bağlı olduğum Nakşî Şeyhi Hacı Merdan Efendi’dir.
Hâfız Ömer Efendi, Kastamonu’ya yakınlarda geldi. İstanbul’da okumuş, yüksek tahsil yapmış. Fransızca da bilirmiş. Hattatlığı da varmış. Arabiyyette, tefsir, hadis ve fıkıhta kuvvetli bir ilmi varmış. Hele hele tasavvufta ve özellikle Kur’an-ı Kerim’i okumada bir eşi ve benzeri yokmuş. “Dar’ül-Hilâfe” denilen meslek okulunda da muallimlik yapmış. Böyle derler oğlum; ben hepsini nereden bileyim. Hem diyorlar ki: O, İstanbul gibi koca şehri bırakıp, sırf kendi memleketi Kastamonu’ya hizmet etmek için, buralara kadar tenezzül edip gelmiş. Yoksa O, İstanbullarda en iyi yerlere layıkmış oğlum!...

 Babanın Bu Meyanda Oğluna Nasihatı

Aman benim nur oğlum, pir oğlum! Sakın ha sakın, Ömer Efendi’nin peşini bırakma. Başına çok büyük bir devlet kuşu konmuş oğlum! Hadi göreyim seni; ulemâdan, evliyadan ol yavrum! Yüce Rabbim seni mahcup etmesin, azizlerden kılsın, daima muvaffak eylesin seni...”
Mehmet, sevdiği ve saydığı, canından bile aziz bildiği İmam Efendi’yi artık daha iyi tanımaktadır. Artık bundan sonraki görüşmelerini ve konuşmalarını, bakışlarını ve gönül verişlerini bu yeni tanıma uygun olarak yürütecektir. Çünkü her yeni bilgi, yepyeni bir atılım ve yepyeni bir açılım demektir.

Mehmet’in Ana Okuluna Verilmesi

Bu arada anne Ayşe Hanım, oğlu Mehmet’in adı geçen İmam Efendi’den tam anlamıyla istifade edebilmesini sağlamak için onu mahalle mektebine (bugünkü anlamıyla, ilkokul öncesindeki ana okuluna) verdi. Çünkü İmam Hâfız Ömer Efendi çok büyük bir bilgindi. Mehmet ise henüz, okuma yazmayı bile tam olarak çözmüş değildi. Ömer Efendi’den öğreneceği bilgi ve görgüleri tam anlamıyla kavrayabilmesi için böyle bir okulda ders görmesi gerekiyordu.
Mahalle mektebinin hocası, bir bayandı. Adı Ayşe olan bu bayan “Çerkez Hoca Hanım” diye meşhurdu. Kıvrak bir zekaya, dirayetli bir muhakeme gücüne, kuvvetli bir hâfızaya ve otoriteye sahipti. Aynı zamanda güçlü bir hâfız olan bu Hoca Hanım, çevresinde son derece sevilen, sayılan ve bir çok konuda kendisine danışılan yüksek karakterli bir şahsiyetti.
Her Allah’ın kulu gibi Çerkez Hoca Hanım da Mehmet’i pek sevdi. Mehmet ders almak için önüne gelip her oturuşunda, tombul tombul, nur yumağı kırmızı yanaklarını parmaklarıyla sıkıştırır dururdu. Bu sırada Mehmet’in gözleri civek civek olur, bulgur gibi yaşlar boşaltırdı. Her yiğidin bir yoğurt yiyişi olduğu gibi, bu da O’nun, sevdiğini okşamadaki özel bir tarzı idi.
Mehmet’in gelecek hayatında, bu hoca hanımın sayılan bazı karakterleri, belli açılardan öz benliğinde yer edecek ve çevresindeki insanlara açılımında oldukça etkili olacaktı.

İlkokul Dönemi

Derken Nur Mehmet, yedi yaşına bastı. Bu demektir ki, artık O ilkokula gitmeliydi. Baba İzzet Efendi fazla vakit geçirmedi; Gül Mehmet’in elinden tuttuğu gibi, O’nu “Yârabcı” adındaki ilk mektebe götürdü ve derhal kaydettirdi. Bu okul, altı senelik olup, üç ayrı devreden ibaretti. İlk iki senelik kısma “ûlâ”, ikinci iki senelik bölüme “vûstâ”,  son iki iki yıllık devreye de “ühr┠denilirdi.
O dönemde bu okullarda eğitim ve öğretim o kadar ciddi ve o kadar sıkı idi ki çok az kişi ancak son bölüme gelir ve okulu bitirebilirdi.
Altı sene çarçabuk gelip geçti. Mehmet, adı geçen okulu da yüzünün akıyla başarılı bir şekilde sona erdirdi. Mehmet bu okulda, oldukça kültürünü artırmıştı. Zira o günün altı senelik tahsili, bugünün ilk, orta ve belki de lisesini de kapsayan bir önemi ve değeri haizdi.
Dünya ilimlerinden olan tarih, coğrafya, fen, fizik, kimya, kozmoğrafya (bir tür astronomi), psikoloji ve sosyoloji gibi nice dersleri okuyarak kainatın, dünyaya açılan kapısı hakkında gerekli bilgiye sahip olmuştur.
Din açısından elde edilecek yeni bilgiler, bu temeller üzerine gayet rahatlıkla oturtulabilir ve onların üzerinde, ötelere doğru yükselen mânevî gökdelenler inşa edilebilirdi.

Oğlum Sen Ömürsün!

Mehmet hem dinî, hem dünyevî ilimleri belli ölçüler içerisinde tamamlamış ve bir tür hoca olmuştu. O devrin şartları gereğince, başına bir sarık sararak hocalığını, bir bakıma kanıtlamak, diğer bir bakıma da tamamlamak istiyordu. Bir gün, başına hocalarınkine benzeyen görkemli bir sarık sarmak için uğraşıp duruyordu. Bu sırada Hâfıza Ayşe Hanım da kendisini evin bir köşesinden doğru tatlı tatlı izliyordu. Onu bir yönden uyarmak, diğer bir yönden ise haberdar etmek için şu müjdeli haberi verir: “Oğlum sen ömürsün; ömürler yeşil sararlar!” ve sonra da sandıktan bir bohça çıkarır. Bohça içerisinde, kendilerine atalarından intikal eden, kavuğa benzer yeşil renkli, çok özel sarılmış bir başlık vardır. Hâfıza Ayşe Hanım, özenle ve saygıyla bohçadan çıkardığı bu başlığı pek sevgili oğlunun başına giydirir. Mehmet, nur annesinin kendisine verdiği “ömür” olmak müjdesinden ve bunun sanki somut bir belgesi kabilindeki yeşil bir başlığı takdim etmesinden dolayı, son derece sevinerek, annesinin boynuna sarılır ve O’na sonsuz teşekkürler eder. Zira Mehmet biliyordu ki, “ömür”, “emir” kelimesinin yanlış söylenmesiyle halk diline mal olmuştu. “Emir” ise çok özel anlam taşıyan saygın bir terimin adıydı. O, Hz. Peygamberin (S.A.V) soyundan gelenler için söylenilen ve bilirkişiler tarafından da benimsenen kutlu bir sözcüktür.

Kalaycı Mehmet (Efendi)!

Mehmet bazen, okul dönüşlerinde kalaycılar çarşısındaki dükkanlarına uğrar; babasına yardım ederdi. Hırdavat dükkanlarının tam karşısında, Hüseyin adında pek sevimli yaşlı bir kalaycı ustası vardı. Mehmet, bu adamın güzel ahlakını, insanlığını, meslekî ve dostluk ilişkilerini pek çok beğenir ve takdir ederdi. Arasıra komşusu ve baba dostu olan bu efendinin yanına gider, saatlerce onu ve yapmakta olduğu kalaylama işini izlerdi. Bu iş, bazı yönlerden Mehmet’in oldukça ilgisini çekiyor ve ondan çok anlamlı sırlar keşfediyordu.
O’na göre, ilk etapta görünüş itibariyle herhangi bir özellik taşımayan kalaycılık mesleğindeki teknik ve usûl ile, insan nefsinin arınmasında takip edilen “tezkiye-i nefs” usûl ve tekniği hemen hemen birbirinin aynıydı. Bu nedenle o, adı geçen mesleğe gönülden gelen bir arzu ile imreniyordu.
Hüseyin Usta, gayet kolaylık, incelik ve zevkle bu işi yerine getirirken, Mehmet, dükkanın bir köşesinde derin derin düşünüyor ve hayretler içerisinde şunları izliyordu:
Kaplar, durup dururken birden bire gümüş gibi çıkıp tertemiz oluvermiyordu. Önce en kirlileri ve yıpranmış olanları, cayır cayır yakılırcasına, çok kuvvetli bir ateşe tabi tutuluyordu. Kirleri ve hasarları az olanlar ise kumların içerisinde iyice oğuşturulup bir güzel yıkanıyordu.
Şayet kaplarda yamruluk ve yumruluk, eğrilik ve yuğruluk varsa, örs denilen demir nesne üzerinde, çekiç ve benzeri dövücü aletlerle adamakıllı terbiye edilerek onarılıyordu. Tüm kirleri ve düzensizlikleri ıslah edilince ilgili kap, basit bir ateş üzerine alınıyor ve içine de bir miktar kalay atılıyordu. Ateşi göresiye eriyen kalay, bir pamuk parçasıyla kabın gerekli yerlerine cilalanırcasına sürülürdü. İşte bu işlemden sonradır ki, kaplar gümüş gibi pırıl pırıl, sanki yepyeni olup çıkıverirdi.
İşte bütün bunlar Mehmet’in sadece görünüşte tespit ettiği izlenimler. Fakat O’nu, gerçekten etkileyen ve kendisini cezbeden olayların bu görünen yönü ve yanı değildi! Bilakis, görünüşte olan bitenlerin, insanların kalbini, kirden ve pastan, eğrilikten ve yumruluktan manevi olarak temizlemede, ne kadar uyum ve benzerlik göstermesi idi.

Mehmet’in Teorik ve Pratik Olarak Kalaycılığı Yorumlaması

Kirli kaplardan maksat, günahlarla kararmış kalplerdir. Kirlerin hafif ve az olanları küçük günahlara dalmış olanlarıdır. Pasları çok koyu ve derin olanlardan maksat, büyük günahlara giriftar olan insanların yürekleridir. Yamru yumru ve eğri büğrü olan kaplar gösteriş, kendini beğenme, kin, haset ve büyüklenme gibi kötü huyların darbeleriyle yaralanmış ve berelenmiş kalp sahipleridir.
Mehmet, gördüklerinden anlamış olduğu bu manalarla da kalmadı; gözlediklerini ve izlediklerini bizzat uygulama yaparak yaşamak istedi. Bunun için dostlarından bir körük temin ederek, ilgili işlemin kendi dünyasında ne gibi bir şekillenmeye sebep olacağını bilfiil görmek amacıyla geçici de olsa bir süre kalaycılık yaptı.
İşte bu olay üzerine, kendisine “Kalaycı Mehmet” lakabı takılmış ve çevresinde de böylece meşhur olmuştur.
O, böyle bir lakapla anılmaktan hiçbir zaman sıkılmadı ve üzülmedi. Çünkü, bir yanlış anlama sonucu da olsa, daha önce Şeyh  Şaban-ı Velî Hazretlerine de belli bir süre aynı gözle bakılmış ve bu yönde kendisine yaklaşımda bulunulmuştur.

Nur Mehmet’in Genel Karakteri

Derken Mehmet, on dört yaşına girmiş, boyu posu mükemmel bir delikanlı olmuştu. Hayatının tüm safhalarında okumak, bilgi ve görgü sahibi olmaktan başka bir tutkuya sahip olmadı. Hep daha çok okumak, daha çok bilgilenmek ve bu yöndeki gelişmelere paralel olarak, daha üstün bir ahlâka ve daha yüce bir karaktere ulaşmak arzusundaydı. Günümüzde sıkça görüldüğü gibi, bilgi ve görgülerini, ilgi ve bulgularını, asla bir takım dünyevî çıkarlar elde etmek için kullanmadı. O, bu yöndeki tüm çalışmalarında hep hasbî davrandı. Daima vericiydi; alıcı değildi. Cevap verendi; sorucu değildi. İstenilendi; isteyen değildi. Umut verendi; bezdiren değildi. Sevindirendi; üzen değildi. Yüklenendi; yükleyen değildi. Gülümseyendi; somurtan değildi. Kolaylaştırandı; güçlük çıkartan değildi. Sevendi; sevilme bekleyen değildi. Sabredendi; sabır deneyen değildi. Takdir edendi; tenkitçi değildi. Saygılıydı; laubali değildi. Düşünendi; fikirsiz değildi. Sevdirendi; nefret ettiren değildi. Sakınan ve sakındırandı; lâkayt değildi. Alçakta durandı; yüksekten bakan değildi. Üretkendi; sömüren değildi. Yetinendi; tamahkâr değildi. Gayretliydi; tembel değildi. Acıyandı; gaddar değildi. Kararlıydı; hercâi değildi. Ayrı ayrı saymaya ne gerek var ki; O tam bir yiğit ve mükemmel bir civanmertti.

Kitap Hastalığı

Mehmet, yaşını aldıkça, bilgisini ve görgüsünü artırdıkça, daha bir başka olmakta; daha bir aşk ve şevke gelmekteydi. Bu arada kendisini bir kitap merakıdır sardı. Öyle ya, ilim ve irfan peşinde koşan birinin, kitapsız edemeyeceği ve bu konuda kanaat gösteremeyeceğinden daha doğal ne olabilir?!..
Meslekler ve sanatlar, sahiplerinin hırsları ve bu konudaki sabır ve sebatları sayesinde doruğa ulaşırlar. Mesleğinin ve sanatının şahikasında bayrak  sallayan her fert, bulunduğu o yüce makama ancak ve ancak o mesleğin ve sanatın delisi ve hastası olduğundan dolayı gelmiştir. Nasıl ki, aşk yolundaki karasevdanın temsilcisi olan Leyla’ya, Mecnun tutulmuştu. Bu yolda Mecnun’un mesleği aşktı. Mecaz yolunda aşk yolunun mesleğini Leyla temsil ediyordu. Bu kutlu yolun zirvesi ise Mevlâ idi. Mecnûn Mevlâsına, yani aşk mesleğinin zirvesine ulaşmak için, nasıl mesleği olan Leylâ’nın hastası ve delisi oldu ve sonra da zirvesi olan Mevlâsını buldu ise, diğer insanlar da aynı şekilde, o yolun delisi ve hastası olarak, ancak doruğa ulaşabilirler ve maksada erişebilirler.
Öyle ise bu konuda, son söz olarak şunu söyleyebilir ve ilgili mesleği noktalayabiliriz.
Bir cerrah doktora ve bir ehliyetli marangoza göre mesleğiyle ilgili aletler ve makineler ne ise, bir ilim adamına göre de kitapları odur.

Her Türlü Kitaba Sahip Olmak ve Onları Okumak

Çok kitap okuyanın ufku geniş olur. Çünkü her kitap, farklı bir âlemin kapısıdır. Kitaplar, ilimlerin hazineleridir. O halde her kim kafa ve gönül bakımından zengin olmak istiyorsa, pek çok kitap okumalıdır.
Kitaplar, sadakatinde şüphe olmayan en samimi arkadaşlardır. Bunun içindir ki, kitap gibi bir arkadaşı olanın, asla canı sıkılmaz ve gerilime kapılmaz.
Kitaplar, daima çeşitli alternatifler sunan, çok kıymetli birer danışmandırlar. Herhangi bir konuda türlü türlü alternatiflere sahip olan bir fert, kolay kolay hataya düşmez ve batağa saplanmaz.
Kitaplar, gönül ikliminin en tatlı ve en hoş meltemleridirler. Onların gizemli ikliminde hayatlarını sürdürenler, gönül itibari ile daima taze ve daima dinamik olurlar; kolay kolay ihtiyarlamazlar.
İşte Mehmet’in ilimlere ve kitaplara bakışı aynen böyle idi.

Baba İzzet Efendinin Ölümü

1927 yılıydı. Mübarek Ramazan ayı, son on gününe ayak basmak üzere idi. Baba İzzet Efendi, birdenbire rahatsızlandı ve yatağa düştü. Sıkıntısı vardı ama, etrafındakilere belli etmemeye çalışıyordu. Hayatının her safhasında olduğu gibi, hiçbir şeyden şikayet etmiyordu. Yüce Rabbine hamd ve şükürlerini dilinden düşürmüyordu. Nefes alıp vermesi sıklaşmaya ve sıkışmaya başladı. Ölmek üzere olan her insana sunulduğu gibi, O’na da bir bardak su takdim edildi. Âniden aşka geldi. Gözlerini açtı; yerinden doğrulmaya çalıştı. Ama bir türlü gücü  yetmedi. Muhterem Eşi Ayşe Hatun tarafından tekrar yavaşça yerine yatırıldı. Heyecanla mânevî bir coşku içerisinde;
“Kâbe kokusunu alıyorum!... Kâbe kokusunu alıyorum!...” diye haykırdı. Sonra sakinleşti. Huzur içerisindeydi. Söylediği söze bakılırsa gideceği âhiret yurduna dair müjdeli bir haber almıştı. Hiç kımıldamadan yatıyordu.
Son olarak etrafındakileri gülümseyen, gâyet yumuşak ve okşayıcı bakışlarıyla bir güzel süzdü. Sonra gözlerini yumdu. Kundaktaki bir bebek misali, son derece rahat ve zevk içerisindeydi. En nihayet dudakları kımıldadı ve “HAK!” diyerek son sözünü söyleyip, saf ve temiz ruhunu Yüce Yaratana teslim etti. O gün Ramazan’ın yirmi biri, günlerden de Pazartesi idi.
Cenazesini, Nasrullah Camii İmamı Bahattin Efendi ile Müderris Hâfız Osman Efendi beraberce yıkadılar ve şehrin doğusunda yer alan, “Ahmet Dede” mezarlığına defnettiler.
O günlerde ramazan aylarındaki vaazlar, ikindiden sonra yapılırdı. Bunun sebebi, cemaatın oruçlu olmasıydı. Oruç tutan kimseler, akşama doğru daha heyecanlı ve daha hassas oluyorlardı. Çünkü iftar anına doğru oruçluya ilahî bir neşe bahşediliyordu. Vaaz yapan hocalarda, psikolojik olarak onların bu farklı yönlerinden istifade ederek nasihatlarını ramazan ayına mahsus olmak üzere, bu kutlu vakitte yapmayı uygun bulmuşlardı.
Orucun verdiği mânevî neşe ve huzur ile, vaizin nasihatlarından oluşan nurlu ve bereketli zevkler birleşince cemaatın ruhu, bir başka dinamizme ve bambaşka bir ilahî güce sahip olurdu. Cemaat, vaazın bitmesiyle içinde bulundukları mânevî sarhoşluk ve duyarlılıkla, iftar topuna yarım saat kala, camiden çıkarak evlerinin yollarını tutarlardı.
İşte o günün ikindi namazı sonrasında vermiş olduğu vaazında adı geçen Müderris Hâfız Osman Efendi, Merhum İzzet Efendi’nin cenazesinde şahit olduğu mânevî halleri şu enteresan sözleriyle, o geniş kitle içerisinde dile getirdi.
“Cemaat-ı müslimin!  Bugün, Hacı İzzet Ağa diye birini yıkadım. Öyle nurlara gark olmuş ve öyle bir mânevî dereceye erişmiş ki, hiç sormayın. Ben yetmiş seneden beri hayatımda böyle bir cenaze yıkamış değilim!...”
Kullarını daima esirgeyen bağışlayan Yüce Rabbimiz, O’nun makamını cennet etsin, bizlere de şefaat etmesini nasip eylesin, âmin.

Yeni Yazının Kabulü ve Toplumdaki Panik

İzzet Efendi’nin dünyayı bırakıp gitmesi ile, Mehmet’in aile dünyasında büyük bir boşluk oluştu. Evde sevgi ve şefkat madeni kıymetli annesi ile beraber tek başlarına kalakalmışlardı. Bu sırada toplum içerisinde muazzam bir sıkıntı ve korkunç panik hüküm sürmekte idi. Cumhuriyetin yeni bir idarî sistem olarak getirilmesi, medrese ve tekkelerin kapatılarak yeni açılacak okulların “Tevhîd-i Tedrisat Kanunu” ile, millî eğitim çatısı altında birleştirilmesi ve bunlara ilaveten yepyeni bir yazı türünün ortaya konularak, “Osmanlıca” adıyla bilinen yazının yasak edilmesi, toplumu paniğe sevk etmiş ve yeni oluşuma ayak uydurma konusunda oldukça tedirgin etmişti.
İlgili çalışmalar peş peşe bir yığın inkılâplar dizisi halinde yıldırım hızıyla yürütülüyordu. Yıllarca girip çıktığı savaşlar, ehliyetsiz idareciler ve beceriksiz komutanlar yüzünden başa gelen yenilgiler ve bu sıkıntılar sonunda oluşan dertler, milletimizi son derece yormuş, bezdirmiş ve gâyet bitkin bir hale getirmişti.
Yeni çıkan bu yasaların, uygulama sahasına tam olarak oturtulması ve toplum vicdanına köklüce yerleştirilmesi için, akla hayale gelmeyen nice taktiklere, nice zorlamalara ve nice nice baskılara baş vuruldu.

Eski Dille Yazılmış Olan Kitaplar ve Başlarına Gelenler

Halk, adı geçen ve daha nice sebeplerden dolayı, psikolojik ve sosyolojik açıdan, genel anlamda ilgili yasaların belli bölümlerine bir türlü ayak uyduramadı.
Bir paniktir ve bir kaostur yaşandı. Bir dramdır ve bir korkudur ortalığı çepeçevre kuşattı. Kur’an-ı Kerim’in açıktan okunması ve okutturulması, eski yazı yasağı nedeniyle yasaklandı. Bu konuda, uyumsuzluğu ve olumsuzluğu görülen şahıslar ve bulundukları evler gözlem altında tutulup sık sık baskına uğradı. Zaman zaman da ilgili görülenler, en ağır hapis cezalarına çarptırıldı. Bunu gören millet, elinde avucunda her ne varsa, bilir bilmez oraya buraya saçıp savurdu. Kimileri günah olur gerekçesi ile ilgili kitapları yakmaktan ve yırtmaktan, yerlere ve çöplere atmaktan sakındı ve korktu. Kimi imanı zayıf, bilgisiz ve korkak kimseler ise atalarından sahip oldukları canım ilim kitaplarını; tefsir, hadis, fıkıh, akait, tasavvuf ve daha nice nice İslâm Dinini ilgilendiren eserleri “artık size ihtiyacımız kalmadı” dercesine, at arabalarıyla ve torbalarla mezarlıklara taşıyıp, pervasızca oraya buraya fırlatıp atıyorlardı. İmanı bütün, âhiret yurdunun sorumluluğundan ve orada başına gelecek korkunç olaylardan sakınan dindar insanlardan bir kısmı ise, içlerini çeke çeke, ağlaya sızlaya ellerindeki kitapları çuvalların içerisinde ölülerini gömdükleri gibi, açtıkları çukurlara dolduruyorlar ve sonra da itina ile üzerlerini kapatıyorlardı. Onlar, bu canım değerleri içleri yana yana toprağın altına gömerken aslında, atalarından kendilerine intikal eden bunca muazzam kültürün de, gömülüp gittiğine inanıyorlardı. Ellerinden başka bir şey gelmediği için de, durumu can ve gönülden Allah’a havale ediyorlardı.

Mehmet’in İlgili Vaziyet Karşısındaki Tutumu

İşte Mehmet bütün bu karmaşık, çapraşık hal ve vaziyet içerisinde, hiçbir paniğe düşmeden, hiçbir korkuya kapılmadan, adı geçen kitap mezarlıklarına giderek, günlerce ve aylarca, kendisi için faydalı gördüğü bu kitaplardan seçim yapmakta ve onları çuvallarla evine taşımakla meşgul olurdu.
İlgili kitap mezarlıklarından toplayarak getirdiği kutlu eserleri yine günlerce, haftalarca özene bezene büyük bir saygı ile temizler, dağılan ve parçalanan yerlerini onarmaya çalışırdı.

Mehmet Bu Sıkıntılı Dönemde Hâfız Olmaya Karar Veriyor

İlkokulu bitirmesi neticesinde Mehmet, hocası gibi hâfız olmaya karar verdi. Çünkü hâfızlık, ilmin yarısıydı. Hemen sevgili ve saygıdeğer hocasına koştu, düşüncelerini ve hâfız olma konusundaki kararını iletti.
Ömer Efendi de, Nur Mehmet’in bu özentisinden ve bu yöndeki kararından gâyet memnun oldu. Memnuniyetini, bu konudaki tebrik ve takdirini, sevgili talebesinin alnından öperek gösterdi.

İmam Ömer Efendi’nin “Meleği”

Mehmet o zamana kadar, Kur’an-ı Kerim’i en güzel bir ölçü ile hatasız okumayı konu alan “ta’lim” veya diğer adıyla “tashîh-i huruf” çalışmasını yürütmüş ve nihayet Allah’ın izni ile tamamlamaya muvaffak olmuştu. Artık sıra hâfız olmaya gelmişti. Ama ortalık karışık ve dolaşıktı. Ne yapacaklar ve nasıl edeceklerdi!..
Kur’an-ı Kerim’i açıktan okumak ve bir başkasına okutmak yasaklanmıştı. Fakat şartlar ne olursa olsun Ömer Efendi, Nur Mehmet’inin arzusunu geri çeviremezdi ve çevirmedi de. Çünkü, şu herkesçe görülen ve bilinen apaçık bir gerçekti ki, İmam Efendi, Mehmet gibi kendisini ilme, ahlaka, fikre ve Kur’an’a adamış ve bu uğurda her şeyi göze almış birisini asla bulamamış ve bulamazdı da. Hele hele bu eşsiz vasıfları taşıyan bir öğrenciyi, gençler içerisinde bulmak, o günlerde çölde Leylâ’yı bulmak gibi bir şeydi. Zaten bu güzelim vasıflar, Ömer Efendi’yi, Mehmet’e bağlayan ve onunla özel olarak ilgilenmesini sağlayan noktalardı. O’nun maneviyata yönelik olan alakası ve bu meyanda, genç yaşında kazandığı derin bilgisi ötesinde, sahip olduğu mükemmel huyu ve ulvî şahsiyeti, İmam Efendi üzerinde apayrı bir etki bırakıyor ve O’na son derece farklı bir hayranlık duymasını sağlıyordu. Bu nedenlerden dolayıdır ki, emsali arasında kendisine yakınlık açısından bir benzerinin bulunmadığını  O’na “MELEĞİM” diyerek ifade ediyordu.
Dönemin hemen hemen bütün gençliğinin ilgi sahasını, dünya zevkleri ve gâyet şatafatlı, göz alıcı ve büyüleyici türdeki Avrupaî hayat tarzı ve bu hayatın elde edilmesini sağlayan normlar ve kanunlar oluştururken, Mehmet, bu şeylere asla yüzünü dönüp bakmıyordu. Belki de çoğunun, geçmişe tamamen sırtını çevirmesi ve yeni nesillere iletilmesi ve öğretilmesi gereken bunca şeyleri gözardı etmesi, O’nun milli ve mânevî açıdan, çok ağır bir sorumluluk altında ezilmesine, vicdanen kahrolup gitmesine ve içinden içinden kendini yiyip bitirmesine sebep oluyordu.

Camide Hummalı ve Gizemli Bir Hâfızlık Çalışması

Hâfız Ömer Efendi hem âlim, hem mütefekkir ve hem de pek zeki bir insandı. Hâfızlık konusunda Mehmet’le beraber, enteresan bir çalışma takvimi belirlediler. Bu takvime göre Mehmet, önceden hazırlayacağı ezberlerini, caminin bir köşesinde akşam vakti ile yatsı namazı arasında hocasına dinletecekti. Tabi ki durum, bir üçüncü kişinin farkına varmasını sağlamaksızın gizlice gerçekleştirilecekti.
Öyle de yaptılar. Mehmet namazını kılmak için camiye geldiği zaman, namaz bitiminde cemaatın tamamen çıkıp gitmesini beklerdi. Herkesin evine köyüne çekip gittiği kesinlikle belirlendikten sonra, ışıklar söndürülür ve dış kapı, arkasından kapatılarak kilitlenirdi. Daha sonra İmam Hâfız Ömer Efendi, mihrapta kıbleye yönelik bir vaziyette otururdu. Bu durumda dışardan birisi O’nu sıkı bir denetime tabi tutarak araştırmaya kalkar da camdan falan izlemeye kalkışacak olursa, bu durumda O’nun sessizce mushaf okuduğunu veya zikir, istiğfar ve duada bulunduğunu sanacaktı.
Mehmet’in yeri ise, dışardan bakanların göremeyeceği bir mevkide; müezzinlerin bulunduğu mahfildeydi. Mehmet burada kıbleye doğru oturur ve hocasının işitebileceği bir ses tonuyla ezberlediği yerleri okurdu.
Bazen şu veya bu nedenle okuyamayıp biriktirdiği bir çok cüzü aynı anda bir gecede okumak zorunda kalırdı. Bu durumda ezberler, belirlenen vakitte tamamlanamadığı için, dinletme işi yatsıdan sonraya da sarkardı.

Hâfız Mehmet

Ve nihayet bir gün geldi; Allah’ın yüce inayeti ve ihsanı, muhterem hocasının da himmet ve şefaatı ile Mehmet hâfızlığını tamamladı. Artık Mehmet’in nur ve bereket dolu kutlu ismine bir de “Hâfız” sıfatı eklenecek ve böylece kendisine seslenenler “Hâfız Mehmet” diyeceklerdi.

Velâyet Nuru ve Sırrı

Velâyet, ermişlik ve dostluk demektir. Yüce Allah her kimden razı olur ve onu severse, bu kimseyi bir vesile ile kendisine yaklaştırır; O’nun tüm varlıklar tarafından sevilmesini ve sayılmasını sağlar, nurunu ve bereketini artırır.
Kur’an-ı Kerîm, velâyet nurlarının ve sırlarının en yüce kaynağıdır. Kim O’na hakkıyla bağlanır ve gereği ile işlerini yoluna korsa, Hak Teâlâ Hazretleri’nin onun nurunu ve bereketini artıracağında şek ve şüphe yoktur. İşte Hâfız Mehmet, Kur’an’a ve O’nun kutlu Hâfızı ve değerli bilgini Ömer Efendi’ye yönelip kendini dinletirken, bu iki Hak dostunun gönülleri de ilahî nurlar ve sırlarla dopdolu bir hale gelmişti.

Kalpten Kalbe Yol Vardır

Mehmet bütün sevgisi, saygısı ve bağlılığı ile Ömer Efendi’ye yönelirken, O’nun ruhunun derinliklerinde yer alan velâyet sırrına ve nuruna dair nice nice hikmetleri de, Yüce Allah’ın yardımıyla kendi öz dünyasına yansıtma ve nakletme imkanını bulmuştu. Çünkü bu yolun diri ve iri uluları “Gönülden gönüle yol vardır.” diyerek adı geçen oluşuma işaret etmişlerdir. İki gönül bir olunca, birinde ne varsa (aradaki sevgi ve saygı bağıyla) diğerine yol bulur ve derhal oraya yerleşir. Tıpkı iki teyp, iki video veya günümüzün en tipik cihazlarından olan birbirine bağlı iki bilgisayar gibi ki, bağlantı noktalarının birbirine takılması ile, birinde ne varsa diğerinde de aynen görülür ve belirir.
Hâfız Ömer Efendi, gönül âleminde cereyan eden velâyet sırlarını ve ermişlik nurlarını, büyük âlim, mütehassıs, mürşit ve zamanının emsalsiz ulusu Erbilli Muhammed Esad Efendi vasıtasıyla elde etmiş ve rabbanî bir lütufla altın silsilenin halkalarına eklenmiştir. Adı geçen ve velîler zincirinin halkaları anlamını taşıyan “Silsilet’üz-Zeheb”, Hz. Ebû Bekir (R.A) Efendimiz kanalıyla Hz. Peygamberimizden (S.A.V) doğru günümüze sarkıtılan mânevî bir kurtuluş ipidir. Bu ip, bazen gönle nur, feyiz, bereket ve ilahî bilgilerin aktarılmasını sağlarken; bazen de bataklıktan çıkmaya veya uçurumdan yuvarlanırken tutulup kurtulmaya vesile olan ve asla kopması söz konusu olmayan mânevî bir zincirdir.

Ömer Efendi İstanbul’a Tayinini İstiyor

Nur Mehmet, hâfızlığını da tamamlayıp gönül ve akıl birliğini vicdanında istenilen ölçüde oturttuktan sonra, hayatının bir sayfasını ve ömür mevsiminin bir safhasını daha kapatmış oluyordu.
Hâfız Ömer Efendi’nin, mânevî açıdan belkide sırf kendisi için geldiği Hâfız Mehmet’le olan dinî eğitim ve öğretim işi de genel anlamda tamamlanmıştı. Görevin bitmesi, görevlinin oradan gitmesi demektir. Demek ki, ayrılık vakti gelip çatmıştı. İmam Efendi nasıl olsun da oradan ayrılsın ve bunu Mehmet’e dobra dobra açıkça söylesin?!... Pek sevdiği nur talebesine:
“Hâfız benim işim bitti. Ben buraya senin için gelmiştim, senin de işin tamamlandı; öyle ise, haydi bana eyvallah!” mı desin?
Elbette, biraz acılık ve burukluk verse de ve biraz kabaca olsa da, bunu böylece açık seçik söyleyebilirdi. Çünkü O, O’nun büyüğü ve hocasıydı. Ama Yüce Allah (c.c) her sırlı işi, bir örtülü sebep ile perdelemiştir. Bu, ayrılık ve keder dolu iş için de ilahî bir senaryo lâzımdı.
Aradan uzun bir süre geçmedi ki, Ömer Efendi’yi birileri müftülüğe gammazladı. Oldukça hasetçileri vardı. Emsal olanlar, mânevî erginliğin ve doygunluğun doruğuna erişemezlerse, birbirlerini asla çekemezler. Biri, diğerini gözünün önünde yok etmedikçe katiyen rahat edemez.
Derken zamanın müftüsü de tezgâhlanan oyuna geldi. Ömer Efendi’ye değişik türde baskılara ve O’nun kutsî işlerindeki haklarını kısıtlamaya girişti. Bunun üzerine aralarında bazı tatsız olaylar gelişti. Ömer Efendi, feleğe boyun eğmeyen ve çevresinde kimseden korkmayan yiğit bir kimseydi. Tehditler ve baskılar ona vız gelirdi ama; çevresindeki dostları, okuttuğu talebeleri, özellikle Nur Mehmet’i, çıkacak bir kargaşada zarar görebilirlerdi. Çünkü dönemleri içerisinde yürürlükte olan yasalar, bu neviden hasetçilerin ve fesatçıların işine yarıyordu. Çünkü dilin kemiği yoktu. Her şeyi söyleyebiliyordu. Hele bir de kalbinde Allah korkusu yoksa  ve kuldan da utanmıyorsa, atsın atabildiği kadar iftirayı, söylesin söyleyebildiği kadar yalanı. Nasıl olsa dinleyen var; nasıl olsa “Kıstırdık!... Bulduk!... Yakaladık!...” diyerek şikayet edilenin üstüne çullanan var.
İmam Ömer Efendi, durumu fazla depreştirmeden, kaderine razı oldu ve kederini içine gömdü. Hemen pılıyı pırtıyı topladı ve kendisini çoktandır bekleyen İstanbul’un yolunu tuttu. İlimler, sanatlar ve fenler yurdu bu cennet şehrin mana nakışlı ve melek bakışlı erleri, muhterem Hâfız Ömer Efendi’ye çoktandır hasretti. O’nu görür görmez ve bulur bulmaz kucaklarını ve gönüllerini açtılar. En samimi, en sıcak sevgi ve saygılarıyla başlarına taç edip, ruhlarının tâ derinliklerine bastılar. Diyânet İşleri Başkanlığı'nın il ve ilçe bazındaki müftü ve hoca dostları, O’nu derhal lâyık olduğu imamlık, hatiplik ve Kur’an-ı Kerim’in okunmasıyla ilgili olan en üst hizmet makamlarına getirdiler.

Çileli Dönem Başlıyor

Ömer Efendi’nin Kastamonu’yu terk edip gitmesiyle, kötü niyetli ve bozuk tıynetli bazı kimselerin, yürütmekte olduğu fitne kampanyası, sona erip kesilivermedi. Bu sefer de yönlerini, haset ve kinlerini, biraz daha değişik nüanslarda ve tempolarda da olsa, O’nun pek değerli nur talebesi Hâfız Mehmet’e çevirdiler.
Sudan bahanelerle, kendini Hakk’a, ilme, irfana, nur ve feyiz yoluna adamış o garibe ilişiyorlar; gâyet onur kırıcı ve inancı rencide edici sözler ve hareketlerde bulunarak kendilerine karşı O’nu kışkırtmaya çalışıyorlardı.
Giyimine kuşamına, yemesine içmesine, oturup kalkmasına, gezip tozmasına, konuşup susmasına varıncaya kadar her şeyine karışıyorlar ve kendi istekleri doğrultusunda bir insan olması için, akla hayale gelmeyen baskılar yapıyorlardı.


Sevenin de Olacak Sövenin de!

Bütün bunların yanında, kıskançlık belasından ve çekememezlik yarasından kurtulmuş nice nur yüzlü insanlar da yok değildi tabiî. Onlar da Hâfız Mehmet’i sevme ve övme konusunda yerlere ve göklere sığdıramıyorlardı. Hatta, özel olarak tertip edilmiş ilim meclislerinin birinde bulunduğu sırada, Nasrullah Camiî kıblesinde yer alan Bayraklı Medresesi Müderrisi (Profösörü) Hâfız Osman Efendi yanındaki hocalara Mehmet Efendi’yi göstererek: “Bu genç muhibb-i ulemâdır; Cenab-ı Hakk’ın velî bir kuludur (yani, âlimleri çok seven bir genç ve Allah’ın ermiş bir şahsiyetidir).” demiş, O’na karşı olan sevgi ve saygısını, açıkça ortaya koymuştur.
Eee! Öylesi de olacak; böylesi de. Burası yalan dünya... Burası fânî dünya... Hem, burası imtihan âlemi değil mi?!... Tabiî ki sevenin de olacak sövenin de. Birine bakıp şükredecek, diğerine bakıp sabredeceksin. Ve şu da bir gerçek ki, her iki durumda da kâr edeceksin.
Bir taraf, yermesi ve sövmesi ile şımarıklığımıza ve büyüklük taslamamıza engel olurken; diğer taraf, sevgisi ve övgüsü ile karamsarlığımızı ve ümitsizliğimizi yenmemize sebep olur. Hepsi de mânevî yönüyle güzel şeyler! Çünkü insanoğlu gönül kazancını ve olgunluğunu sağlamak için sabra da muhtaç, şükre de. Belki de bu musîbet âlemi olan dünyada, sabra daha çok muhtaçtır. Zira sıkıntılara, olumsuzluklara, belalara ve cefalara ancak sabırla direnç gösterebilir ve karşı koyabilir. Hem insan, devamlı surette imtihanda olduğu duygusunu kaybetmemeli; sürekli bilinçli ve uyanık olmalıdır.
Çünkü azıcık gevşeklik ve zevke dalma, imtihanda kazanamama endişesini ve tehlikesini doğurur.

Yerime Mehmet Efendi’yi Bırakıyorum!

Araç Kazası’nda yörenin eşrafından Lütfi Şen isminde muhterem bir beyefendi vardı. Hâfız Ömer Efendi’yi çok sever ve sayardı. Ara ara O’na olan hasretini gidermek için ziyarete gelirdi.
İmam Hâfız Ömer Efendi’yi İstanbul’a uğurlarken, Lütfi Efendi kendisine yaklaşmış ve merak içersinde hafif bir sesle: “Efendim! Kastamonu’yu yalnız ve yüzüstü bırakıp gidiyorsunuz; nereye böyle?” diye sormuştu. Hâfız Ömer Efendi O’nun bu sorusuna şu enteresan cevabı vermiş ve herkese bilmeleri gereken önemli bir sırrı duyurmuştur: “Kastamonu’yu yalnız ve yüzüstü bırakıp gitmiyorum; yerime Mehmet Efendi’yi bırakıyorum.”

Ayrılık Acısı

Hâfız Mehmet, muhterem hocasının Kastamonu’dan ayrılıp gitmesi ile son derece mahzun oldu. O’nun ayrılığına alışmak, her halde kolay olmayacaktı. Zira nerede ise gecesi ve gündüzü ile hemen her gün yanında bulunuyor; yedikleri ve içtikleri bile birbirinden ayrı gitmiyordu. Sanki iki ayrı bedende tek bir ruh olmuşlardı. O’nun sevgi, şefkat ve iltifat deryasında bir balık gibiydi. Hocasından sûretâ da olsa ayrı kalması, O’nu sudan çıkarılan bir balığa döndürmüştü. Ama tamamen de kahrolup gitmiyordu. Zira gördüğü, duyduğu ve bizzat yaşadığı nice sırlar ve gerçekler buna engel oluyor ve fırsat tanımıyordu. Ayrılık ve hasret ateşi ile bir tür yanıp kavrulsa da, olgunluk ve yücelik sırlarına dair öğrendiği bilgiler imdadına yetişerek telef olup gitmesine izin vermiyordu.

Mehmet Hâfız ve Ders Halkaları

O, bütün bu kırıklıklar ve burukluklar içerisinde çareyi yine sadık, vefakâr ve cefakâr dostları olan kitaplarda buldu. Olanca gücü ve samimiyeti ile onların gizemler dolu dünyalarına daldı. O, bu vesile ile şu kutlu değerlere erişmek istiyordu:

  1. Hocasına olan bağımlılığın, ayrılık yoluyla kendisinde bıraktığı yıkıcı ve yakıcı hasreti, belli ölçülerde sakinleştirmek.
  2. Sonu olmayan ilim ve marifet yolunda daha ileri aşamalar kat etmek.
  3. Cenab-ı Hakk’ın cahil kullarına, onları okutarak, eğiterek ve belli şeyleri öğretip yaşatarak, toplum seviyesinin maddî ve mânevî açıdan gelişmesine katkıda bulunmak.
  4. Hepsinden ötesi Yüce Allah’ın, bütün bu işler vasıtası ile kendinden râzı olmasını sağlamak.

Mehmet Hâfız, bu ve benzeri daha nice kutsal amaçlar için, çevresinde hususi anlamda sürdürülen ilim meclislerine ve ders halkalarına katılıyordu. Bunlar arasında Yakubağa Camii İmamı Hâfız Tevfik Efendi’nin ders halkası, önde gelenlerdendi. “Mercan-zâde” diye meşhur olan bu hoca efendi, Kur’an-ı Kerim’in okunuş teknikleri üzerinde değişik rivayetleri konu alan “Seb’a” adıyla bir ders okutuyordu. Hâfız Mehmet Efendi bu zâtı çok severdi. Bazı durumlarda O’nun camiinde imamlık, müezzinlik ve hatiplik yaptığı da olurdu.
Diğer bir ders halkası, Hâfız Abdurrahman Efendi’ye aitti. Bu efendi de Arapça ve fıkıh dersleri okutuyordu. Adı geçen bu muhterem hoca efendi, Kastamonumuz’un büyük zatlarından Seyit Efendi’nin talebesi idi. O mübarek efendi de şimdi “Kırkçeşme” adıyla bilinen mahallede dergâhı, camisi ve türbesi bulunan meşhur âlim Ahmet Siyâhî Efendi’nin çok değerli oğludur. Hâfız Abdurrahman, aynı zamanda Hâfız Ömer Efendi’nin de talebesiydi.
Bir başka ilim meclisi Hoca Mehmet Kâmil Efendi’ninkidir. “Hoca Kâmil Efendi” diye meşhur olan bu zat, fıkıh (İslam Hukuku), akâid (İnanç Esasları) ve Kur’ân ilimlerine dair çeşitli dersler verirdi.

Askerlik ve Hâfız Mehmetçik

Hâfız Mehmet kitapların, ders halkalarının ve ilim meclislerinin arasında başka dünyalara girip değişik atmosferler içerisinde ömrünü değerlendirmeye ve bereketlendirmeye çalışıp duruyordu ki, bir ara kendisine “askere çağrı” adı altında bir pusula geldi. Hemen gerekli hazırlığı yaptı, dostlarıyla ve özellikle muhterem annesi Hâfıza Ayşe Hanım’la helalleşti; onları Allah’a emanet ederek İstanbul’un yolunu tuttu.
Askerliğinin İstanbul’a çıkması O’nu çocuklar gibi sevindirdi. Zira İstanbul, mânevî babası ve gönlünün sefâsı muhterem Hâfız Ömer Efendi’nin diyarıydı. Kim bilir, “Kan çeker” dedikleri gibi, belki de gönüller de çekiyordur! Herhalde Ömer Efendi, pek sevgili talebesi Nur Mehmet’i yanına çekip almıştı. Demek ki göresi gelmişti. Demek ki O’na özel olarak hazırlayıp vermek istediği yeni yeni cevherler ve kalbine akıtmak istediği nurlar ve feyizler vardı.
Hem İstanbul, en yüce ilimlerin ve en kıymetli âlemlerin şehriydi. Mehmet askerlik yolu ile yepyeni bir hamle ve yepyeni bir kimlikle bu deryaya dalacaktı.
Bu kutlu şehirdeki yeni kimliği “Mehmetçik” olacak ve adı geçen ilimler okyanusundan inciler ve mercanlar gibi sırlar ve hikmetler çıkaracaktı.
Sene 1935’i gösteriyordu. Hâfız Mehmet bu ilimler diyarında muvazzaf askerliğini yapıyor olsa da başıboş kalamazdı. Derhal harekete geçti ve bu işin yolunu da buldu. Hocasının ve akrabasının adreslerini vererek cumartesi ve pazar günleri evci çıkmak için izin aldı.
Bu süre içerisinde akıllara durgunluk veren bir koşuşturma ile ilim ve irfan meclislerine katılıyor, bilgi ve görgüsünü arttırıyordu.

İstanbul’un Büyük Bilginleri ve Okuttukları Dersler

O dönemde Sultan Ahmet Camii’nde, Hoca Hayrullah Efendi, Âlûsî Tefsiri okutuyordu. Derslerini pazar günü öğleden evvel yapıyordu. Fatih Camii’nde ise, aynı günün öğle sonrasında Hüsrev Hoca Efendi, İmam Buharî’nin “El-Câmi-us-Sahîh” adlı meşhur hadis kitabını okutmaktaydı. Aynı günün ikindi namazı ardından Beyazıt Camii’nde Seyyid Abdülhakîm Arvasî Efendi, Fahreddin Râzî’nin “Tefsîr-i Kebîr”inden ders veriyordu.
Mehmetçik Hâfız, bütün bu derslere aralıksız devam ederek; Yüce Rabbinden ilmini artırmasını ve özellikle kendisine güzel ahlâk ihsân buyurmasını istiyordu.

Hocası Ömer Efendi ve Akrabası Hoca Ahmet Efendi ile Sohbetleri

Mehmetçik geri kalan zamanlarını da, mânevî gelişimine katkıda bulunması için değerlendirmekten geri durmadı. Fırsat bulasıya ilim, feyiz ve bereket sultanı saygıdeğer efendisi Hâfız Ömer’in yanına gidiyordu. O’nun yanında iken, kendisini Yüce Allah’ın katında biliyor ve tam anlamıyla öyle hissediyordu. Yücelik ve yakınlık sırlarından sözler açılıyor, iki gönül bir olarak, ilahî birliğin okyanusunda tâ ötelerin ötesine açılıp gidiyorlardı. Zevk ve neşelerinden, kutsî nurlar ve ilahî sırlar kendilerini sarmaş dolaş bürüyünce, feyizler deryasının tâ derinliklerine dalıp gidiyorlardı.

Hâfız Ömer Efendi’nin, Mehmetçiğe “Efendi” Sıfatını Vermesi

Günler ilerleyip, gönüller vahdet çayırında kutlu sultanın sarayına erişip, birlik zevkiyle dirlik devletine ulaşınca; bereketler efendisi, gerçekler bilgesi ve ezel hakanının mecazî gölgesi hâfızlar hâfızı, pak özlerin Aköz’ü Ömer Efendi, nurların incisi ve taliplerin birincisi Mehmetçiğine: “Mehmet Efendi !” diye hitap etti. Bu kutlu ifadesiyle artık O'nun, sevgililer halkası içerisinde “Efendiler” gurubuna alındığını ve dolayısıyla, halkanın hizmetine bir memur olarak atandığını bildirdi. Zira bu yolun gerçek pîrî Efendiler Efendisi, Sevgililer Sevgilisi Hz. Muhammed Mustafa (S.A.V) adı geçen kutluluklar ve mutluluklar makamını şu mübarek hadisleri ile açıklamışlardır:
“Milletin efendisi, onlara hizmet edendir.”
Artık, Mehmetçiğin toplum dilinde yeni bir sıfatı daha belirmişti. Aslında bu yeni nitelik O'na haybeden verilen bir eşantiyon değildi. Tam tersine O, bütün hayatını vatanına, milletine ve dinine adamış; geleceğinde dünya ve dünyalıklara yer olmayan, eşsiz ve tertemiz bir insanlık örneği olmakla adı geçen mübarek sıfatı mânevî yönden çoktan hak etmiş ve kazanmıştı. Ömer Efendi  Hazretleri ise, bu gerçeği sadece ve sadece resmiyet yönüyle açıkça tescil edivermişti o kadar.

Kışla İçerisinde Mehmetçiklere Hizmeti

Mehmet Efendi,  askerî birliğine katıldıktan sonra çevresindeki insanlar, O'nun ilmini ve irfanını derhal fark ettiler. Temizliği, kurallara uygunluğu, üstlere ve astlara gereken saygı ve sevgiyi layıkıyla ortaya koyması onları tâ derinden mest etmişti.
Komutanlardan birisi daha önceden kendisine “hoca” dedikleri askere, Mehmet Efendi’yi göstererek: “Artık sen sus! Şimdi buraya gerçek hoca geldi.” demiş ve Hâfız Mehmet Efendi’nin hocalığını komutanları da resmen onaylamıştı.
Mehmet Efendi,  komutanlarının izin ve bilgisi dahilinde hem onlara ve hem de askerlere dinî bilgiler veriyor ve yerine göre Kur’ân-ı Kerim’in okunmasını, namaz sûrelerini ve dahası hayatta lazım olacak tüm mânevî değerleri öğretiyordu.
Ramazan ayı geldiğinde ise kışla bir başka atmosfere bürünür ve O'nun bereketler ve nurlar dolu himmetleri, gayretleri ve iltifatları ile bambaşka bir âlem olarak görünürdü.
Sohbetler en yüksek makamdaki komutanın yanına kadar erişir; en yüksek dozdan, gayet hareketli sırlar ve hikmetler yüklü konuşmalar yapılırdı. Komutanlarının yüksek müsâadesi ile, normal binaların almadığı cemaatin, teravih namazını kılmaları için kendi idarî karargâhlarını tahsis ettikleri olurdu. Hâfız Mehmet Efendi  bu cemaate akşam iftarından sonra başlayan ve yatsıya kadar süren sohbetler yapar, dersler verirdi. Sonra da imam olup namazlarını kıldırırdı.
O'nun bu yöndeki vermiş olduğu sohbetler ve dersler o kadar nurlu, feyizli ve bereketli oldu ki hiç sormayın! Bu sohbetlerden ve derslerden aldıkları bilgiler ve görgüler sayesinde nice askerler, terhis olduklarında orada burada resmî veya gayr-i resmî imamlık görevi alarak insanlara nuranî ve ruhanî yönde hizmet etme imkânı bulmuşlardı.

Mehmet’in Çok Sevdiği Alay Marşı

Askeri, askerliği, vatanı ve onun içinde yaşayan milletini, canından bile aziz bilen ve O’na layık olduğu değeri hakkıyla veren Mehmet’in, çok sevdiği bir askerlik marşı vardı ki adına “Alay Marşı” denilirdi. Mehmet bu marşı, ilahî bir melodi havası içerisinde terennüm eder dururdu. Hatta bu marş O'nun gönlüne o kadar sinmiş ve kafasında o kadar yer etmiş ki, sivil hayatında bile, eşlerinin ve dostlarının küçük çocuklarına, daha okula bile gitmezden evvel, özene bezene üşenmeden  ve bıkmadan bu güzelim marşı öğretmek amacıyla tekrar tekrar söyletecektir. Şimdi gelecek nesillere de güzel bir hatıra ve kutlu bir miras olması için adı geçen marşı buraya yazıyorum.

                            ALAY MARŞI

Annem beni yetiştirdi, bu vatana yolladı.
Al sancağı teslim etti, Allah’a ısmarladı.
Boş oturma çalış dedi, hizmet eyle vatana.
Sütüm sana helal olmaz, saldırmazsan düşmana.
Arş ileri, marş ileri, Türk askeri dönmez geri...
***** ***** ***** ***** ***** *****
Yastığımız mezar taşı, yorganımız kar olsun.
Biz bu yoldan döner isek, namus bize ar olsun.
Ne şereftir ölmek bize, şu güzel vatan için.
Yanar yürek yurt aşkıyla, daima için için.
Arş ileri, marş ileri, Türk askeri dönmez geri...

Akrabası Hoca Ahmet Efendi  ve Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi 

Hoca Ahmet Efendi,  İstanbul’daki akrabalarındandı. Özellikle Arap dilinin inceliklerini ve prensiplerini anlatan “Sarf-Nahiv” ilminde meşhurdu. Bu ilimde o kadar derinlere inmişti ki, bu konuda  kendisine “Nahiv Peygamberi” lakabı verilmişti. O'nu çok sever ve sayardı. Bu nedenle evci çıktığında, çoğunlukla onlarda kalırdı.
Tabiî ki bunların yanında, mânevî kimliği ile meşhur olan nice sevgili ve saygılı zatlar vardı. Mehmetçik Hâfız bunları da ölüsüyle ve dirisiyle gerektiği ölçüler içerisinde ziyaret eder; ilimlerinden, ahlaklarından, himmet ve dualarından faydalanırdı. Erzurumlu Hacı Süleyman Efendi , O'nun özellikle ve öncelikle ziyaret ettiği, sevgili ve saygılı zatlardan birisiydi. Pir Efendi’nin gâyet gizemli tasavvuf ve züht hayatı, kendisini bir başka etkilemiş ve bir başka cezbetmişti. Bu nedenle sohbetlerinin çoğunda, O'nun saf ve temiz sözlerinden, sıcacık aşk ve şevk kokulu hayallerinden ve Yüceler Yücesi Rabbi’ne teslimiyeti simgeleyen hareketlerinden söz ederek; son derece sevgi ve saygı ifadeleriyle ilahî rahmete, dereceye ve mağfirete erişmeleri yönünde hayırlarla anarlardı.
Mehmet Efendi, ilmin ötelere açılan kapıları ve anahtarları konumundaki kitaplardan burada da bigâne kalmadı. Belli zamanlarda kitapçıları dolaşarak kendisi için gerekli gördüğü ilmî kitapları, maddî gücü nispetinde almaya çalışıyordu. Satın aldığı kitapları anında okumaya çalışıyor ve bitirdiği zaman da, sandıkların içerisine koyarak ambalaj yapıyordu. Sandıklar çoğaldıkça bunları değişik yollardan memleketi Kastamonu’ya yolluyordu.
Huzurlu ve neşeli bir şekilde askerlik görevini tamamlamaya çalışıp duruyordu ki, Kastamonu’dan üzücü bir haber aldı. Kendisini çok sevdiği ve saydığı kıymetli amcası ölmüştü. Sevgililer sevgilisi Hz. Peygamber Efendimiz: “Amca, baba; teyze de anne hükmündedir.” buyurarak amcanın hayatımızdaki yerine ve önemine işaret etmişlerdir. 
Evet! babalar, anneler ve yakınlığına göre diğer akrabalar, insanın içtimaî dayanaklarıdır. Bunların hayattan çekilmesi, kişinin maddî açıdan bir açılım sahasının daralması ve toplum arasındaki dayanaklarının zayıflaması demektir. Amcalar diğer deyişi ile emmiler, bu sosyal dayanakların en güçlülerindendir. Asker Hâfız Mehmet böylece topluma açılan bir güçlü kanadını daha kaybetmişti. Ama Allah’ın takdiri, elden ne gelir ki! Elden gelen, daha doğrusu gönülden gelen tek şey var! O da, kadere razı olup, kederden emin olmaktır…
Mehmet Efendi,  her ne kadar görünüş itibari ile sosyal yönden böyle bir güç kaybına uğrasa da, O'nun can dostları ve gönüldaşları, bu yöndeki açığını kapatıyordu. Özellikle, mânevî gücünün beslendiği kaynakların zenginliği, O’na ana, baba ve akrabalarını pek aratmıyordu.

Rahmetli Amcası Hacı Mustafa Efendi

Hacı Mustafa Efendi’yi Kastamonu ve çevresinde tanımayan yoktu. Çok uzun yıllar çoluğundan çocuğundan ayrı kalmış; Mısır, Şam, Mekke, Medine... dolaşmıştı. Sadece Mekke’de, Beytullah (Kabe)’ın yanı başında iki buçuk sene mücavir kalmıştı. Orada kaldığı bu süre içerisinde, kendisini tamamen ibadete vermiş; doya doya Yüce Allah’a kulluk borçlarını ödemişti.
Hacı Mustafa Efendi, son derece heybetli ve görkemli bir zattı. Gayet tesirli sohbetler yapardı. Kendisini dinlemeye gelenler, konuşmasının çekiciliği ve büyüleyiciliği karşısında ağızları açık kalır ve kendilerinden geçerlerdi. O kadar ki, bazen bu kendilerinden geçiş, onlara işlerini ve güçlerini bile unutturdu.

Türbe Gibi Bir Zat İdi

Mehmet Efendi, toplum içerisinde oldukça hatırı sayılan amcasının, son derece görkemli şahsiyetini ve bakanlara ürperti veren görünümündeki gizemi “Türbe gibi bir zat idi” sözleriyle dile getirirdi.

Dargınlığı Şuraya Gömün Bakalım!

Merhum Hacı Mustafa Efendi,  insanları birbirine sevdirmede, uzlaştırmada, kaynaştırmada ve barıştırmada da apayrı bir ihtisasa sahipti. Bu konudaki ustalığını ve uzman bir kişi olduğunu yeğeni Mehmet Efendi  şöyle anlatırdı: “Amcamın, dargınları barıştırmada gayet etkili bir usûlü vardı. Önce, onları birbirinden habersiz olarak, kendisinin daha önceden belirlediği bir yere çağırırdı. Burada, onlara güzel bir biryan ziyafeti çekerdi. Güzelce yedirip içirdikten sonra, dargın olan kimseleri yanına çağırarak “şimdi dargınlığı şuraya gömün bakalım!” der ve birbirlerine ellerini tutturarak sarılmalarını ve sonra da barışmalarını emrederdi. Onlar da olandan bitenden gayet memnun kalarak: “Tabii Hacı Mustafa Efendi, elbette; senin hatırını mı kıracağız” derler, tatlılıkla ve gönül hoşluğu ile Hacı Efendi’ye de teşekkürler ederek oradan ayrılırlardı.

Susamlı Simit

Hâfız Mehmet Efendi, amcası hakkında önceki anlattıklarına ilaveten şunları söylemişti: “Kastamonu’ya, susamlı simidi, tatlı ve pasta çeşitlerinden bir çoğunu O getirmiş ve öğretmişti. O günkü zor ve sıkıntılı şartlar altında yedi defa haccetmişti.
Gayet gizemli hikmetleri ve son derece derinliğe sahip fikirleri vardı. Hikmetlerinden bir çoğunu şiirimsi ifadelerle söylerdi. Aşağıdaki hikmetli mısralar O'nun bu meyandaki sözlerinden sadece birkaçıdır.
Çelikten kale, münafık dosta kâr etmez.
 Âğ-ı ankebuta (örümcek ağına) a’dây-ı ekberin (en büyük düşmanın) gücü yetmez.
Takdir-i Hüda, hiçbir vechile tegayyûr etmez. (Allah’ın takdiri hiçbir şekilde değişmez ve bozulmaz)

Vefatı Anında Hakır Hakır Gülmesi

Her güzel hakikatı, pek güzel hikmetli sözleri ile dile getiren Hacı Mustafa Efendi,  ölümle ilgili olarak da şu esrarlı dizeleri ifade buyurmuşlardır:
“Salı gün yatak.
Cuma gün toprak.
Yataktan doğru çıkmak.
Bulursun akıbet Uçmak (Cennet).”
O, bu hikmet dizeleri ile açık ve net olarak ilahî bir temenni yoluyla şu hususları anlatmak istiyordu: “İnsan Yüce Allah’tan ölümü ile ilgili olarak şunları dilemelidir:
a) Salı günü hafif bir rahatsızlıkla yatağa düşmek.
b) Cuma gününe kadar, tevbesini ve dostlarla yapacağı helâlleşmeyi tamamladıktan sonra, o mübarek gün içerisinde ruhunu teslim etmek ve toprağa verilmek.
c) Dünya yatağından ve ahiret yatağı olan kabirden, imanın bereketi, Kur’an’ın nuru ve şefaatiyle çıkmak.
d) Sonuçta, imanın ve Kur’an’ın şefaatiyle uçmağa (Cennete) girerek, ebedi huzura ve saadete kavuşmak. (İnşallah)”
Hacı Mustafa Efendi, kendisi için bir keramet ve inanan insanlar için de güzel bir temenni olarak ortaya koyup, hikmetli bir üslup ile ifade ettiği bu güzelim nimete bizzat erişmiş olacak ki, ölüm anında hakır hakır gülerek yücelik yolunu tutmuştur. O'nun son derece tuhaf ve tuhaf olduğu kadar da son derece yüceliği ve güveni ifade eden bu gizemli tavrı karşısında kendini tutamayan akrabası, can dostu ve büyük bilgin Nasrullah Camii İmamı Hâfız Bahattin Efendi :
“Ulan sen bu dereceyi nereden buldun?!... sözleriyle şaşkınlığını ve O’na olan özentisini dile getirmişlerdi.
Vefat ettiklerinde altmış dört yaşlarındaymış. Yüce Allah gani gani rahmet eylesin. O'nu da bizi de hususi rahmetinden ayırmasın. Kendisine şefaat payesi verilirse bizlere de şefaat etmesini nasip ve müyesser eylesin, âmin!

Hâfız Mehmet Efendi  Askerliği Çok Sevmişti

Bir çok hayırların, başarıların, dostlukların, ilim, irfan ve insanlık gibi kutsi değerlerin tam ve mükemmel bir şekilde tanınmasına ve kazanılmasına vesile olduğu için, Mehmet Efendi  askerliği pek çok sevmişti. Askerliğin nice nice sırlarla dopdolu olan bir Peygamber Ocağı olma keyfiyeti, O'nun ilahî cevherlerle süslenmiş pak ve saf gönlüne öylesine işlemiş ve yerleşmiş olacak ki, bu yöndeki hatıralarını ve bu hatıralar içerisindeki kutlu sırları ve yüce hikmetleri anlata anlata bitiremezdi.
Bütün bu ince hikmetler ve derin sırlardan dolayı, insanlarımıza, özellikle gençlerimize asker olmanın önemini, şerefini ve kutsiyetini; askerlik hayatındaki kışla içerisinde özenle sağlanan ve uygulanan disiplini takdirle anlatarak, bu konuda ve bu yönde, Allah’a ve peygamberine, dinine ve kitabına çok ciddi bir şekilde uyma açısından, almamız gereken dersler ve ibretler bulunduğunu söylerdi.


Askerî Kurallardaki Sırlar

Ayrıca ve özellikle askerlik hayatında ilk bakışta akıl ve mantığa ters düşen nice işlerin ve uygulamaların, gerçekte insan nefsinin eğitimi ve yüceltilmesi açısından ne denli derin hikmetler ve ne denli felsefi incelikler ihtiva ettiğini açıklarlardı. Askerlikteki, üstlere karşı olan kayıtsız şartsız itaat ve bağlılığı, dinimizin özünde yer alan itaat ve bağlılığa benzeterek, insan hayatında bu tür bir eğitimin, mutlak surette gerekli olduğunu belirtirdi. Bu konuda öz ve son söz olarak; din, vatan, millet, ırz ve namus, haysiyet ve onur gibi kutsiyeti tartışılmaz yüce değerlerin, ayakta tutulması ve devam ettirilmesi konusunda askerliğin kesinlikle önemli ve lüzumlu bir görev olduğunu dile getirerek, bu hususta “vatan da ne imiş... askerlik de ne imiş!...” gibi laf edenleri densiz, dengesiz ve talihsiz olarak görür; bu gibi kimselere, hüviyeti ne olursa olsun asla itibar edilmemesini öğütlerdi.

Askerlik Sona Eriyor

1937’de Mehmet Efendi’nin muvazzaf türündeki asıl askerlik süresi sona erdi. Yüzü ak, özü pak, gönlü rahattı. Askerlik tezkeresini alarak, yüreğinde hafifçe tatlı bir burukluk olduğu halde pek çok özlediği vilâyeti Kastamonu’ya döndü.

Hâfıza Ayşe Hanım Oğlu Mehmet’le Hasret Gideriyor

Ayşe Hanım, oğlu Hâfız Mehmet’i karşısında görür görmez bağrına basmış, bir türlü bırakmıyordu. Zira aylardır ve yıllardır hep yolunu gözleyip durdu. Nice nice düşlerle, nice nice hayaller kurdu. İşte şimdi, düşleri gerçekleşmiş; Nur Mehmet’i yanı başında idi. Gördüklerine ve yaşadıklarına bir türlü inanamıyordu. Bunun için Mehmet Efendi’yi sıktıkça sıkıyor, sarmaladıkça sarmalıyor; ara sıra da gerçek mi değil mi diye gözlerinin içine içine bakıyordu. Anne yüreği değil mi? Hasretinden gönlü parça parça olmuştu. Mehmet’ine doyması, hasretini dindirmesi gerekiyordu. Bu nedenle başını, gözünü ve kulağını içine çeke çeke koklayarak öpüyor... öpüyor ve öpüyordu. Erişmiş olduğu vuslat sarhoşluğu, O'nu kendinden geçirmişti. Evet evet işte bu tablo, sevginin vuslata erdiği bir zamanda insanı sarhoş eden gizemli bir yönü, tatlı bir yanıydı.
Ayşe Hanım gözlerinden bulgur gibi yaşlar dökerken, bir taraftan da Gül Mehmet’ine şu dilleri döküyordu:
“Benim iki gözümün nuru, evimin uğuru, kalbimin sürûru, nur yavrum, can oğlum biricik Mehmet’im! Bilmezsin, âh bilemezsin, seni ne kadar özledim!...”

Askerlik Sonrası ve Yeni Bir Dönem

Hâfız Mehmet Efendi  yorgunluğunu attıktan, daha önceden gönderdiği ve beraberinde getirmiş olduğu onca kitapları yerli yerince dizdikten sonra, annesine yöneldi ve kendi yokluğunda Kastamonu’da olup bitenler hakkında gerekeni öğrendi. Sevgili annesi, tatlı tatlı, hikmetli hikmetli ve neşeli neşeli O’na yöre ile ilgili bilgileri verirken, bir ara konuşması esnasında Bedîüzzaman Said Nursî Efendi’den söz etti!

Mehmet Efendi’nin Yeni Dönemi ve Bedîüzzaman

Bedîüzzaman Said Nursî Efendi Kastamonu’ya geleli tam bir sene olmuştu. Buraya, 1936’da Eskişehir mahkumiyeti neticesinde aldığı tahliye kararından sonra sürgün edilmişti. Mehmet Efendi için yepyeni bir gün doğmuş, mübarek başına ilahî bir devlet kuşu konmuştu. Esasen Hâfız Mehmet Efendi, Üstad Bedîüzzaman’ın Kastamonu’ya gelişi ve O'nun kutlu şahsiyeti ile ilgili tüm bilgileri daha İstanbul’da iken öğrenmiş ve kendisini de son derece merak etmişti.
Devrin bazı devrimbazları din ve diyaneti, ahlak ve ibadeti hor görüyorlar; vatanı ve milleti, namus ve iffeti bazı emperyalist dış güçlere peşkeş çekiyorlardı. Onların bu alçakça ve haince gidişatına, olanca gücüyle ve cesareti ile karşı çıkıp ilim ve irfanı esas yaparak: “dur!” dediği için Said Nursi Efendi’ye kafayı takmışlar ve çengeli atmışlardı. O'nu bu yöndeki çalışmalarından alıkoymak ve özellikle halk ile görüşmesine engel olmak için her türlü kirli ve eğri yolları kendilerince meşrû saymışlardı. Bunun için yardakçılarını, hokkabazlarını ve kalpazanlarını piyasaya sürerek, O'nun hakkında akla hayale gelmeyen nice iftiralar ve nice yalanlar ortaya atıp, son derece insafsız ve son derece çirkin senaryolar tezgâhladılar. Sonra da gidip, zamanın ilgili idarecilerine jurnalleyerek tutuklanmasını, oraya buraya sürgünlerle cezalandırılmasını ve sürekli olarak takibat altında tutulmasını sağladılar. Bununla da kalmadılar; evine barkına ve gidip geldiği yerlere baskınlar düzenlediler. Onların bütün bunlardan maksadı, halka gözdağı vererek onların bu muhterem insandan uzak durmalarını sağlamaktı.

Hâfız Mehmet Efendi’nin Bedîüzzaman’la Tanışması

Mehmet Efendi, Said Nursî Efendi’nin Kastamonu’ya gönderilişini ilahî bir lütûf olarak algıladı. Bunun için Allah Teâlâ Hazretleri’ne çok çok hamd ü senalar etti. Memleketine şeref veren bu zatla tanışması ve O'nun yüksek şahsiyet ve ilminden istifade etmesi gerekiyordu. Ayağına gönderilen bu kutsî nimeti, bu ulu serveti ve bu yüce devleti geri tepemez; kadir kıymet bilmezlik ederek nankörlük yoluna giremezdi. Derhal kolları sıvadı: “Yâ Allah... Bismillah... Ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billah!.. Hasbünallahü ve ni’me’l-vekîl” diyerek üstadlar üstadının, âlimler âliminin (Allâme’nin), zamanın eşsizinin (Bedîüzzaman’ın) çileler efendisinin ve yirminci asrın ulu düşünürünün yanına koştu. Allah’ın yüce bir lütfu ve sonsuz bir keremi olarak O’nunla görüşmek ve tanışmak şerefine erişti.
Bu buluşma ve tanışma, sıradan bir buluşma ve tanışma değildi. Çünkü iki ayrı dünya ve iki ayrı derya bir araya geliyor, birbirine kavuşuyordu. Kavuştular ama, karışmadılar. Tıpkı Yüce Allah’ın buyurduğu gibi: “İki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır; birbirine (geçip) karışmazlar!”
O büyük zat, hiç telaşa kapılmadı. Yabancılık göstermedi. Merak eden ve ilgi duyan birisi gibi davranmadı. Gâyet sakindi ve rahattı. “Siz hoş geldiniz, siz sefa geldiniz!” diyordu. Güler yüzü ve tatlı sözüyle Mehmet’le kucaklaştı ve yanağından hafifçe öptü. Sonra, sessizce yerlerine oturdular. Gizemli bakışlarıyla Mehmet’i süzüyordu. Hal ve tavrındaki manalı pozisyonları ile sanki O’na şunları söylüyordu: “Hoş geldiniz, sefalar getirdiniz! Nerelerde kaldınız? Bilmiyor musunuz ki, buralara kadar sizin için geldim!...”
Evet evet!.. Onlar tâ ezelden birbirlerini tanıyorlardı. Kaderin bir cilvesi olarak bu âleme geldiklerinde, başka başka diyarlara düşmüşlerdi. İlahî plân ve program işte şimdi onları bir araya getirmişti. Birbirlerinden alıp verecekleri vardı. İki ayrı gücün ve iki farklı gönlün esrarlı bir vuslat ile birbirine kavuşması ve birbirine akması gerekiyordu. Çünkü yirminci asır gelmişti. Ayrı dünyaların bir araya gelme, ayrı yolların birbirine girme, ayrı yönlerin bir hat üstünde durma, ayrı kuvvetlerin birbirini artırma, ayrı yüreklerin birbiriyle sıçrama, ayrı kolların birbirine sarılma zamanı çoktan gelmişti...
İki deniz dedik; zira Mehmet Efendi  de iki denizin birleştiği bir yer olan ilimler, marifetler ve sanatlar diyarı İstanbul şehrinden eli boş dönmedi. Bilakis, gönül yurdu, akıl, mantık, zeka, fikir ve hayal gibi, nice mânevî nitelikli meleke ve duyularını, her türlü güzellikler ve yüceliklerle donatmış olarak memleketi Kastamonu’ya bir mânâ efendisi ve bir gönül sultanı olarak dönmüştü.
Ama Allah Teâlâ, Yüce kitabında inanan kulları için “Rabbim! İlmimi artır de” buyruğuyla ilim ve irfandan asla bîgâne kalınmayacağını belirtirken, birisinin çıkarak: “Bana bildiklerim ve şimdiye kadar öğrendiklerim yeter!” demesi herhalde normal bir tavır ve uygun bir hareket olmayacaktır. Tam tersine, tipik bir ahmaklık ve son derece çirkin bir patavatsızlık olacaktır.
Mehmet Efendi,  bütün bu ince sırlar ve derin hikmetler sebebiyle Allâme Bedîüzzaman Efendi’nin ilminden ve irfanından tam anlamıyla istifade edebilmek için Üstat Efendi’ye hizmet etmeye ve bu sayede himmet almaya karar verdi. Hani derviş Yunus da diyor ya:
Ettim hizmeti,
Aldım himmeti,
Buldum devleti,
Pir eşiğinde.
Mehmet Efendi  de bu “Nur Eşiğinde” hizmet ederek feyiz devletini bulmak istiyordu. Hiç vakit geçirmeden, O nur âbidesinin eşiğine baş koydu ve hizmet kemerini kuşandı.

Mehmet Efendi’nin Özel Dünyası

Her büyük âlim, ulu bir âlemdir. Allah Teâlâ ise, Âlemlerin Rabbi’dir. Her bir âlem, Yüce Allah’ın birbirinden çok farklı nice isimlerinin tablolaştırıldığı ve hepsinin birbirinden çok daha güzel olarak sergilendiği apayrı kutluluklara, mutluluklara, bereketlere ve yüceliklere sahip kılınmıştır.
Mehmet Efendi,  bunca âlimlerin âlemlerinden bir benzerini, bir kopyasını ve bir nüshasını kendi özel dünyasına aktarmıştı. Bu nedenledir ki, O'nun âlemi başkalarınkinden çok daha farklı idi. O, bunca ilmi ve irfanı kazanma ve özüne aktarma yolunda kibir ve gurur nedir asla bilmedi. Bilenin bilmeyenden daima üstün olacağı gerçeğinden hareketle; Bilgelerin bilgi ve görgülerinden, ahlak ve faziletlerinden, kendisine lazım olanı her zaman aldı ve ömrü boyunca da almaya devam etti. O, bu niteliğini, Hz. Peygamber’in (S.A.V): “Beşikten mezara kadar ilim peşinde olunuz” nurlu ve özlü buyruğundan almıştı.
İşte Üstat Efendi  ile olan münasebetini ve yakınlığını  anlatılan çerçeve ve formül doğrultusunda yürüten ve sürdüren Mehmet Efendi, bu yoldaki sadakati, samimiyeti, sabır ve sebâtı ile üstadı Said Nursî Efendi tarafından, tarifi ve anlatılması imkansız sevgilere, saygılara, övgülere, tebrik ve takdirlere mazhar olmuştu.

Hâfız Mehmet’e “FEYZΔ İsmi Veriliyor

Öğreniminde ve hizmetinde O’na o denli yaklaştı ve mânevî dünyası ile öyle kaynaştı ki; bu meyanda kendisine nur âleminin kapıları ardına kadar açıldı. Ruhunun derinliklerine, sırrının yüceliklerine tam anlamıyla sinmesi ve layık-ı veçhile noksansız sindirebilmesi için üzerine, baştan başa nurlar ve feyizler saçıldı. Bu kutlu açılma ve esrarlı saçılma ile, üstadı Said Efendi’nin bereketler yurdu nur âlemini ve feyiz mahzenini,  Yüce Rabbi’nin yardımı ve desteği ile fetheyledi. O, bu yolla Bedîüzzaman Efendi’nin tüm sırlarına ve mahremiyetlerine eriştirildi. O'nun rengarenk nurlara karışmış mübârek yüzü ve feyizlere bezenmiş kutlu özü, efendisine âşikar oldu. O da O’na, özünün derinliklerinden doğru gelen bir bakışla yöneldi. Bir de baktı ki, kendisi orada, Mehmet’in gönlünde... Bir çağlayan misali akıp duruyor... Âlemlere kollarını salmış suvarıp duruyor. O kadar güzel o kadar görkemli ve o kadar renkli idi ki, nerede ise kendini ve kendisine âit olanları tanımayacaktı. Bedîüzzaman Efendi, Mehmet Efendi’nin kristal dünyasında kendinden geçmişti. Evet evet; O'nun billûr âleminde olanlar, Said Nursi Efendi’yi büyülemişti. Bir süre iki ilim deryası zevkten ve neşeden birbiri içinde kendinden geçmiş olarak ululuklar katında dalgalanıp durdular, daha sonra Yüceler Yücesi Allah’ın izniyle kendilerine gelip esenlik sahilinde yerlerini aldılar. Üstad Efendi , Mehmet Efendi’ye seslendi: “Feyzî! Yanıma gel...”
Evet, Üstad Hazretleri, Mehmet Hâfız’ı yanı başına alıp oturtmuştu. Eli elinde, gözü gözünde, dizi dizinde ve özü özünde idi. O’na “Feyzî!”diyordu. Yani demek istiyordu ki: “Ey Mehmet, sen bir feyiz pınarısın ki, o feyizler ilahî bir sırrın ve yüce bir hikmetin eseri olarak, birbirini Allah için seven insanların gönül çeşmelerine Arş-ı Rahman’dan doğru akarak boşalır. İkimizin gönlü tek gönül gibi birbirine bağlıdır. Benimki sana, seninki bana akıp durmaktadır. Bu itibarla sen benim feyzimsin, FEYZÎ !...”

Bedîuzzaman’ın Sır Kâtibi!

Nurlar âlemi içerisinde feyizler deryasına dalınca ve bu meyanda işin hakikatine varınca ve netice itibâriyle FEYZÎ ismini de alınca, Mehmet Efendi’ye bu yeni ismiyle beraber “Hâfız Mehmet Feyzî Efendi ” denildi.
Hâfız Mehmet Efendi , üstadı Bedîuzzaman’ın sadece FEYZΒsi değildi. O, aynı zamanda O'nun tüm sırlarının da mahremi idi. O’ndan gizlisi saklısı yoktu. Zaten gece gündüz yanında kalıyor, çok önemli bir ihtiyaçları olmadıkça evden ayrılmıyordu. İşte bu nedenlerden dolayı olacak ki, mahremiyet dairesindeki bu denli yakınlığı, çevrelerinde yer alan dostları tarafından bilindiği için kendisine “Üstad’ın sır kâtibi” denilmiş, ayrıca eşleri ve dostları arasında bu özelliği ile de bilinmişti.

Üstad Said Nursî Efendi’ye Hizmet Yılları

Feyzî Efendi  Hazretleri, sevgili üstadı ile, gecesinde ve gündüzünde, yazında ve kışında, evinde ve dağında, hastalık ve sağlığında, kıvancında ve tasasında hep beraber oldu. Kahrını da gördü, lütfuna da erdi. Sevincini de gördü, kederini de. Niye ayrı ayrı sayıp dökelim ki O, zamanın bir benzerini görmediği Ulu Bilgin Bedîüzzaman Efendi  ile öyle bir beraberlik ve öyle bir yakınlık sırrına erişti ki, bu kutlu sırrı ne diller söylemeye, ne kalemler yazmaya, ne kulaklar işitmeye, ne akıllar ermeye, ne fikirler düşünmeye ve ne de gönüller algılamaya güç yetirebilir.

Feyzî Efendi’nin Hayatta Öğündüğü Tek Şey!

Genel olarak yanında yer aldığı yedi senelik hizmet süresi içerisinde, “Risâle-i Nur” adıyla üstadının yazmış olduğu ve sayısı yüz otuza yakın irili ufaklı tüm eserlerini bizzat kendilerine okuma ve yazma şerefine erişmişlerdir. Kendileri bu hadiseyi ve gerçeği şu mütevazı sözleriyle dile getirirdi.
“Hayatta bir tek şeyle iftihar ediyorum: O da bütün risâleleri, sağlığında bizzat müellifin kendisine okumamdır.”

Ulularla Bir Olmanın Mânevî Sefası

Mehmet Feyzî Efendi, muhterem üstadının mânevî yakınlığının tadına vardıktan ve bu meyanda huzur devletine erdikten sonra, maddî olarak da yanından uzaklaştırılmıyordu. Ama kendi evinde de hizmete muhtaç bir annesi vardı. Okuma, yazma ve hizmet görme esnasında Feyzî Efendi  ara sıra dalıp dalıp giderdi. “Acaba evde yaşlı annesi ne yapıyordu... Ne yiyip ne içiyordu... Acaba yatıp da kalkamadı mı... Ağrıyan sızlayan bir yeri var mıydı?!...” gibi türlü türlü şeyler hatırına geliyor ve kafasını meşgul ediyordu.
Basîret sahibi üstadı durumun farkına vardı. Bunun için arada sırada O'nu gerekli ihtiyaçlarını karşılaması ve bu sayede hayır dualarını alması için sevgili annesine gönderiyor ve yanına vardığında, kendisine hususî selamlarını ileterek, şahsı için de özel dua edivermesini tembih ediyordu. Ayrıca ve özellikle kendisinin de O’na özel olarak dua ettiğini bildirmesini istiyordu.

Oğlundan Ayrı Kalan Ayşe Hanım

Hâfıza Ayşe Hanım’a gelince; O da oğlunun dört bir yana feyizler ve nurlar saçan, huzur dolu ilim ve marifet dünyasının kutlu aydınlığından haberdardı. O'nu bu nur çeşmesinden ayırmak istemiyordu. Nurların ve feyizlerin birleşerek, kucaklaşarak sarmaş dolaş olup, esenlikler yurduna koşmalarından gâyet memnundu. Nur Mehmet’inin daha daha yücelmesini ve bu sayede elde edeceği manevî güçle etrafındaki gaflet ve cehâlet çemberini kırarak, şehvet ve sefalet girdabında boğulmak üzere olan Allah’ın kullarına, sonsuzluk rahmetinden ve ezelî bereketinden kucak kucak dağıtmasını diliyordu. Bu nedenle hizmet  için ayağına gelen ve bir arzusu olup olmadığını soran ciğer paresi ve hayırlı oğulların bir nur tanesi Feyzî Efendi’ye gönüller alıcı, yaralar sarıcı ve kederler savıcı şu inciler misali sözleri söylüyor ve sonra da ulu bilgenin yanına yolluyordu: “Nur oğlum, gül oğlum, canım Mehmet’im! Sen efendinin yanına git. Sakın hizmetinde kusur etme. Ben kendi kendime idare ederim yavrum! O'nun ilim ve fazlından istifade et; himmetini al. Bizleri de daima duasına katıversin; benim biricik  Mehmet’im!”

Efendi’nin İhtiyat Askerliği ve Hüzünlü Ayrılışı

Mehmet Feyzî Efendi, Sevgili Üstadı’nın hizmetine bütün aşkı ve şevkiyle devam edip duruyordu ki, birden bire askerî bir pusula (ihtiyat türündeki askerliğe çağrı yazısı) geldi. İçerisindeki yazıda, İstanbul’daki eski yerine, görevini tamamlaması için âcilen gitmesi isteniyordu.

Üstadının Önemli Bir Uyarısı

Feyzî Efendi, derhal gerekli hazırlıklarını tamamlayarak vedalaşmak üzere Üstad’ın yanına gitti. Ondan ilgili konuda müsaadelerini ve daha özel anlamda uyarılarını ve önerilerini almak istiyordu. Büyük insan, ulu bilgin Bedîüzzaman Efendi  birçok şeyler görmüş geçirmişti. Kaderin her türlü cilvesine muhatap olmuş, her türlü milletten farklı insanlarla tanışmıştı. Feyzî Efendi’nin boynuna sarıldı ve pamuk gibi kırmızı yanağından öperek, O’na sırlar ve hikmetler dolu şu kısacık uyarıyı yaptı:
“İstanbul eski  Said’i bilir, yeni Said’i bilmez. Yeni Said döneminde kazandığı Feyzî kardeşini, O’ndan alıp çalmasın!..”
Feyizler abidesi Mehmetçik Efendi ihtiyat askerliği süresince de tabii ki boş durmadı. Muvazzaflık dönemlerinde yürütmüş olduğu ilmî ve ahlâkî çalışmalarını tekrar sürdürmek ve kemale erdirmek için önceden belirlediği ilim ve marifet mekanlarına devam etti. Yedi aylık ihtiyat askerliği de ilimler, hikmetler ve ahlâki olgunluklarla dopdolu olarak nihayet zevkler ve neşeler içerisinde sona eriverdi. Böylece Feyzî Efendi, sevgili üstadının vermiş olduğu değerli uyarılara kulak vererek ilgili askerlik görevini de Allah’ın yardımıyla tamamlayıp memleketine sağ salim döndü. 

Fitnecilerin ve Fesatçıların Ortalığı Kızıştırması

Günler anlatılan hal ve vaziyet üzere manevî zevklerin kazanıldığı ve mukaddes doyumların sağlandığı bir atmosfer içerisinde devam edip duruyordu ki, birden bire ortalık karardı; fitne ve fesat şimşekleri tüm diyanet ve mukaddesat erbabını yakıp yıkmaya başladı.
İmanında zayıflık ve şüphe taşıyanlar, dinsizliği ve inkarı yepyeni, batı tarzında bir meslek seçenler, Peygamber ve Kur’an yolu ile insanoğlunu uyaran, onları hak ve dürüstlük tarafına yönlendiren kişilerden rahatsız oluyorlardı. Bunun için sık sık şikayetlerde bulunarak, aslı esası olmayan düzmece iftiralarla nur ve feyiz âbidesi nice bilginler, devrin emniyet ve askerî güçleri tarafından taciz ediliyordu.

İşte Bu Meyanda Acıklı Bir Sahne

Büyük düşünür, bilginler bilgini, yiğitler yiğidi, korku nedir bilmeyen mana cengaveri Bedîüzzaman Hazretleri ile feyizler ve nurlar pınarı muhterem Feyzî Efendi  Hazretleri yan yana gelmişler ve baş başa vermişler. Dizleri dizlerinde, gözleri gözlerinde, özleri Yüceler Yücesi Âlemlerin Rabbi’nde olduğu halde, O'nun yüce dininin Yüce Kitabı Kur’an-ı Kerîm’den belli âyetler üzerinde fikir derinliğine inerek, mânevî bir marifet deryasına dalıp gitmişler… Maksatları yüce mi yüce, kutlu mu kutlu!... Türlü türlü cevherler çıkarıp, Yüce Allah’ın mana yönünde gâyet fakir ve muhtaç kullarının kollarına ve boyunlarına takarak, onları mutlu etmek ve sevindirmek istiyorlar.
Huzur içerisinde huzur, zevk içerisinde zevk, şevk içerisinde şevk, aşk içerisinde aşk, meşk içerisinde meşk!... Ansızın yürekleri hoplatan, tüyleri ürperten ve gözleri yerinden fırlatan korkunç bir gürültü duyuldu. Ses dışardan geliyordu. Öyle hiddet ve öyle şiddet doluydu ki, ahşap evin tabanıyla beraber tavanı da sallanıyordu. Bir süre sonra kendilerine geldiler ve dikkatlice korkunç sese kulak verdiler. Bir de baktılar ve gördüler ki, dehşet ve vahşet dolu gürültü, kendi oturdukları evin dış kapısından gelmekte! Peş peşe ve aralıksız tüm güçleriyle zavallı kapıyı yumrukları ve tekmeleriyle parçalarcasına çalıyorlar ve “Kapıyı açın, açın kapıyı; yoksa kırarız!...” diye haykırıyorlardı.
Hemen aşağı inildi ve kapı açıldı. Birdenbire dev gibi adamlar harıl harıl içeriye daldılar. Güya içeride yasak yayınlar ve devleti çökertecek gizli planlar varmış da, onları bulmaya ve almaya gelmişler! Bahane ile ortalığı tam anlamıyla velveleye boğdular ve evin her yanını savaş alanına çevirdiler. İddiaya göre, Üstad ile Feyzî Efendi Hazretleri bir olmuşlar, halkı kışkırtarak hükümeti yıkacaklar, sonra da başa geçerek yönetimi ele alacaklarmış! Hiç olacak şey mi şu? Hiç imkanı var mı? Akıl, iz’an ve vicdan bunu kabul eder mi? Evlerinde ve ellerinde normal olarak bildiğimiz ve kullandığımız bir ekmek bıçağı bile olmayan bu iki melek huylu insan mı halkı galeyana getirecek, kışkırtacak, sokaklara dökecek ve böylece hükümet dairelerini ele geçirerek, devletin başına geçecek?!... Aman ya Rabbi! Akıl ve gönül ânî bir hareketle yerinden fırlıyor ve insanın; “ Olamaz… Olamaz… Asla böyle bir şey olamaz!...” diyerek beyninden vurulmuşçasına, bağırıp çığlıklar atası geliyor.
Polisler, yastıkların ve yatakların içine varıncaya kadar didik didik ettiler, fakat aradıkları cinsten hiçbir şey bulamadılar. İçlerinden birisi öfkesinden ve hiddetinden çatlıyordu. Bir şey ele geçirememenin, eli boş kalmanın ve hepsinden daha önemlisi şu melek tabiatlı, kuzu gibi uysal iki insanın masum bakışları karşısında duyduğu mânevî ezikliğin altında kalmak ve öylece perişan olup gitmek istemiyordu. Hırsından ve öfkesinden burnundan soluyarak, bir sağa bir sola atlayıp duruyordu.
Diğer emniyet mensupları aşağı kata inmişler ve adı geçen öfke dolu adama sesleniyorlardı: “Gel artık, gidiyoruz. Âmirimize bir şey bulamadığımızı söyleriz…”
Adam sinirinden kudurmuştu.  Ne kulağı duyar, ne aklı çalışır ve ne de gözü görür haldeydi. Kan beynine fırlamış, hiddetinden ne yaptığını ve ne söylediğini bilmiyordu. Ağzından etrafa köpükler saçılıyor, Hoca Efendiler’e en ağır sözlerle hakaretler yağdırıyordu. Kuduruk bir vaziyette, asla akla hayale gelmeyecek bir şey yapıyordu! Elini mangaldaki  külün içine daldırıyordu. Aman ya Rabbi! Aradığını tam olarak bulmuştu. Zira bu adam belasını arıyordu. Bir emniyet mensubu olarak sınırını çoktan aşmıştı. Peşin hükümle gelmiş, oradaki nur yüzlüleri kesin suçlu olarak görmüştü. Mutlaka bir şeyler bulmalı ve suçluları kelepçeleyip önüne katarak âmirinin huzuruna varmalıydı. Sonra da sevine sevine, gururlana gururlana: “ İşte buldum… İşte yakaladım… Ben size dememiş miydim, bu adamlara çok tolerans tanıyor, onları serbest bırakıyorsunuz. Bunların canı azapta gerek!...” türünde hiddet, şiddet  ve intikam hisleriyle dopdolu sözler ederek, emsali arasında fark atacaktı. Ama ne çare! Bildiği ve düşündüğü gibi olmadı. Aradığını bulamadı ve tasarladığını da ortaya koyamadı. Ama, kendince mutlaka bir şey vardı. Olmalıydı ve bunu sadece ve sadece kendisi bulmalıydı. Ta ki, çevresinde rezil rüsva olmamalıydı.
Olan oldu, hem de nasıl, tam tamına oldu!... Adam ne aradı, ne buldu! Elbette o, kendi hülyasıyla ve kendi rüyasıyla değil; tam aksine, hakikat dünyası ve adalet aynası olarak bulması gerekeni buldu, görmesi gerekeni gördü ve yaşaması gerekeni yaşadı...
Birdenbire: “Ooof anam… Yandım… Bittim!...” diye müthiş bir çığlık attı. Mangalın özündeki közler ellerini yakıp kavurmuştu. O, yüzeydeki küllere bakıp aldanmıştı. Dünya da böyle değil miydi? Dış yüzeyi küllenmeyi ifade eden toz, toprak, taş ve ahşap ile örtülmüştü. Ama içerisi sönmemiş ateş közleri ile dopdoluydu. İçinden içinden yanıyor ve birbirini yercesine kavruluyordu.
İşte kim ihtirasla, düşünüp taşınmadan elini bu dünyanın derinliklerinde gezdirerek, bir şeyler bulmaya ve elde etmeye kalkarsa, âkıbeti bu kuduruk yapılı herifin sonu gibi olacak ve ahlar çekerek pişmanlıklarla dolacaktı.
“Yanıyoruuum!...” diyerek ahlar çeken emniyet görevlisi, senelerdir Üstad Efendi’ye ezalar ve cefalar yapıyordu. O kadar ki, sanki başka bir işi yok da, ancak bu muhterem zata eziyet etmeyi kendisine vazgeçilmez bir görev edinmişti. Şehrin yakın köylerinin birinden olan bu adam, üstelik Kur’an hâfızı imiş(!) Bedîüzzaman Hazretleri, Allah, din ve insanlık adına hep sabredip durmuş ve durumu Yüce Yaratıcı’ya rapor etmişti. Artık bu son hareketiyle bardağı taşırmıştı. Adam sapıklığın ve şiddetin verdiği körlükle o kadar yoldan çıkmış ve o kadar şaşırmıştı ki, bile bile kendisini, kendi eliyle ateşe atmıştı. O azgın ve taşkın haliyle, Yüce Yaratan’a bile meydan okurcasına sanki şunları haykırıyordu: “Nerdesin ey yakıp kavuran ateş, neredesin? Bak ben buradayım… seni bekliyorum. Mertsen, efeysen, haydi beni yak ve yok et bakalım!..”
Ateşle oyun oynamamalı ve asla onu alaya almamalı. Hele hele ona meydan okumaya hiç mi hiç kalkışmamalı. Ateşe ancak ve ancak İbrahim Halîlullah karakterli ulu bir fert meydan okuyabilir, gerisi fasa fiso... Başkaları ondan korkmalı, sakınmalı ve oldukça uzak durmalı. Aksi takdirde, yakayı ve paçayı aleve kaptırarak, bedenini küle ve nefsini dumana verir o kadar!...
Üstad Bedîüzzaman Hazretleri, yanında Feyzî Efendi olduğu halde, gönülleriyle Allah’a yönelip işlerini O’na ısmarlayarak, sessizce olan bitenleri izliyorlardı. Kadere karşı en ufak bir itirazları olmayıp, son derece itaat ve teslimiyet içerisindeydiler. Ancak başlarına gelen bu acı olayın, ilahî adalet açısından nasıl bir sonla noktalanacağını da merak etmekten kendilerini alamıyorlardı.
Adamın elleri yanarken kopardığı çığlığı, imdat isteyen birisi gibi algılayan Üstad Hazretleri, arslan gibi kükreyen heybetli sesiyle ona şu uyarıları yaptı:
“Hâfız, Hâfız! Bu sana son ihtar. Aklını başına al, yoksa ilahî adaletin vuracağı şamarın altından kalkamazsın...”
“Alışmış kudurmuştan beterdir” diye bir atasözümüz vardır. Bu herif de tam öyleydi. Gönül ehlini, din ve diyanet evladını incitmeye o kadar alışmış ve bu işten o kadar zevk almış olacak ki, ateşin kavurucu acısı geçesiye, yeniden eski şeytanlık ve fesatlığına geri döndü.
Onun kötülüğe geri dönmesi ile, Said Nursî Efendi’nin uyarısındaki ilahî adaletin dehşet dolu şamarı da geri döndü. Bu sefer vuracağı tokadın vereceği acı, geçici türden olmayacaktı. Vuracaktı ve yerinde çakılıp kalacaktı. Öyle de oldu. Bir kere vurdu, ama ne vurdu! Adam beyninden çarpılmıştı. Çatlarcasına ve atomlarına ayrılıp parçalanırcasına, olabilecek en yüksek şiddette bir acı ve sancı ile başı ağrıyordu.
Nasıl olduğunu ve neye uğradığını bilemedi. Doktor doktor, hoca hoca, kâhin kâhin dolaştı durdu. Dolaştı durdu ama, derdine birazcık olsun derman bulamadı. Ankara’ya gitme kararı verdi. Numune Hastanesi’nde herkese nümûne olacak bir tedavi görerek, şifalar ve âfiyetler bulup gelecekti. Derken otobüse binip başkentin yolunu tuttu. Yolda tuhaf bir şey, aman ya Rabbi, çok tuhaf bir şey olmuştu. Aklın kabul edemeyeceği son derece enteresan bir şey vuku bulmuştu! Ilgaz Dağı’nı geçince adamın baş ağrısı dinmişti. Sevincinden hopluyor, tazılar gibi ileri geri atlıyordu. Bağıra çağıra: “Heyt babam heyt! Bakın bana, bende bir şey kalmadı. Halim düzeldi. Ne doktora ve ne de bir başkasına ihtiyacım kaldı!...” diyerek haykırıp duruyordu.
Arabaya binmiş, gerisingeri Kastamonu’ya dönüyordu. Otobüs Ilgaz’ı tam aşıyordu ki, yine o uğursuz sancı başını delmeye ve güm güm ağrılarıyla bedenini yere sermeye çalışıyordu. Sevincinden şarkılar söyleyerek, tazılar gibi oraya buraya atlayan zavallı adam(!) bu sefer, ahlar ve vahlar çekerek çocuklar gibi ağlıyordu. Bütün yer ve gök içindekilerle birlikte sanki birer çivi olmuş, beyninin tam ortasına güm güm çakılıyordu. Gözleri kapkara kesildi, hayal ve fikirleri dondu kaldı. Geçmiş ve gelecek gözlerinin önünden bir anda silindi gitti. Kendisi de her şeyiyle birlikte mahvolup bitti.
Tekrar geri dönüp, başkente giderek iyi bir muayeneden geçme gereğini duydu. Geri dönüldü ve Ilgaz Dağı geçildi. Yine o tuhaf hal başına geldi. Başının ağrısı yine kaybolup gitmişti. Ama bu sefer aldanmayacak(!), “iyi oldum” teranesiyle hoplaya hoplaya geri dönmeyecekti. İşin uzmanlarına görünecek, vicdanını(!) tam anlamıyla tatmin edebilmek için çok iyi bir netice alacaktı.
Hastaneye vardı ve bütün uzmanları başına topladı. Topladı toplamasına ama, doktorların hiçbirisi, adamın bünyesinde fizyolojik olarak organik bir rahatsızlığa rastlamadı. Hepsi de ağız birliği yapmış gibi; “Senin kafanda herhangi bir sakatlık yok” diyorlardı.
Öyle idi tabi. Adamın sakatlığı beyninin içinde veya kafasının herhangi bir yerinde değildi ki, uzmanlar ve teknik cihazlar bunu tespit etsin de, ona göre hastalığına bir derman bulsunlar. Adamın hastalığı kalbinin tâ derinliklerinde idi. Kalbin derinliklerine inmek ve onda olup bitenleri bilmek ise sadece ve sadece onu Yaratan’a âitti. Adama vurulan şamar ise, bilimin ve tekniğin görebileceği ve bulabileceği türden değildi. O, kader sırrına âit bir keyfiyet olup, aklın ve mantığın çözmekten aciz kaldığı gizemli bir dünyanın hallerindendi. Bu âlemde, onu etkileyebilecek, tesirini kırabilecek, önünü tıkayarak geçmesine ve hedefine erişmesine engel olabilecek bir güç yoktu.
Adam sonunda bulacağını layıkıyla bulmuş ve hileler deryasının tam ortasına düşmüştü. Hani ne demişler: “Arayan mevlâsını da, belasını da bulur.” Bu herif de azmış kudurmuştu. Mevlâsını değil, belasını arıyordu ve “Arayan bulur” özlü sözü gereğince, o da aradığını bulmuştu. Adamın vücudu hiddet, şiddet, kin ve hasetle dopdoluydu. Ne demişti atalarımız; “Keskin sirke küpüne zarar.” O da, tam tamına bu türden idi. Her nerede, ne kadar kötü ve zararlı duygular, ne denli çirkin ve aşağılık davranışlar varsa, hepsini almış küpüne doldurmuştu. Nihayet çalkana çalkana ve köpüre köpüre galeyana gelen asitler ve türlü türlü gazlar, kendi kabını çatlatmış ve nerede ise patlama noktasına getirmişti.

Ok Yaydan Bir Kere Çıktı!

Anası babası, köylüsü kentlisi, eşi ve dostu onun bir bebek misali, ahlar ve vahlar çekerek, bağırıp çığırmasına ve bir mâsum gibi yalvarıp yakarmasına dayanamadılar. Hepsi bir araya geldiler ve izin isteyip Üstad’ın huzuruna girdiler. Hz. Üstad’a yalvara yakara onun namına özürler dilediler:
“Ne olur Efendi  Hazretleri, affediniz! Bu patavatsız adam, bir cahilliktir yapmış. Arsızlık edip, azgınlıkla nefsine tapmış. Körler gibi saldırıp, ateşten bir köz kapmış. Sizler büyüksünüz, bilir kişilersiniz. Ne olur affediniz, muhterem efendimiz...”
Üstad Bedîüzzaman Efendi, o andaki çaresizliği ve artık yapılabilecek bir şeyin olmayacağını, bu olayın başkalarına ve sonra geleceklere çok önemli bir ders ve çok acıklı bir ibret olması gerektiğini şu kısa ve özlü sözü ile dile getirdi:
“Ok yaydan bir kere çıktı. Artık geri çevrilemez!”

Çileler Âlemi Yalan Dünya

Olaylar inişli çıkışlı, sevinçli kederli, olumlu olumsuz çalkantılar halinde devam edip duruyordu. Etraftan, bazen dost ve bazen de düşman diliyle dehşet saçan ve korku salan haberler geliyordu.
İşte bunun içindir ki bir gün olsun şu yalan dünya, herkese gülen ve oynayan yüzüyle, o nur ve feyiz arslanlarının diyarına uğramadı. Bir saatçik olsun onların güzeller güzeli yüzlerine gülüvermedi. Onlara gül yerine hep dikenlerini verdi. Belâları ile hep sinirlerini gerdi. Musîbet oklarıyla hep yüreklerini deldi. Onlar da bu çileler yurdunda bir nefesçik olsun rahat edemediler. Hep diken üstündeymiş gibi oturup, ateş içindeymiş gibi yanıp kavruldular. Ama bütün bunlara rağmen, bir an olsun hallerinden halka şikâyet etmediler. Olsa olsa sadece bir ibret ve sadece bir hikmet dersi alınmasını sağlamak amacıyla durumlarını belli yönleriyle hikâyede bulundular.

Kime Şikayet?

Neyi neye ve kimi kime şikâyet etsinler ki! Her olan biten, Yüce Yaratan’ın bir tür takdir ve tedbirinden ibâret değil mi?!.. Bu gül yüzlü ve nur özlü insanlar her türlü durumda, şikâyetin ancak yaratana yapılabileceğini ve yalnız O’na yapıldığında bir çare olabileceğini pekâlâ biliyorlardı. Hem bu  yolun en yüce piri ve eşsiz peygamberi; “ Dünyada rahat yoktur” buyurmuş ve bu yöndeki takdirin, ta ezelden bu yana, çok hassas bir kurulu saat misali çalışıp durduğunu tüm insanlığa duyurmuştur. O halde, şu fânî dünyada Yüce Allah’ın dinine inanıp, onun içerisinde yer alan gerçekleri, kutsî bir yaşam tarzı olarak seçen ve onu zamanın tüm dilimlerine yerleştirme ve karıştırma ülküsü taşıyan bir ferdin, nefis yönüyle rahata ermesi ve beden yönüyle zevk ve sefaya dalması asla mümkün olan bir şey değildir. Olsa olsa anlatılan türde bir zevk ve rahatlık, vicdan yönüyle görülebilir ve gönül yoluyla bulunabilir. Bu da maddî değil, mânevî bir hayattır. İnsanın kalıbında değil, kalbindedir. Yani sefasından çok cefası, sevincinden çok tasası bol olan şu fânî dünyada, görev ve sorumluluk bilinci içerisinde yaşamak zorunda olan inançlı bir insan, ancak ve ancak sıkıntı, meşakkat ve dehşet verici bir ateş içerisinde hayat sürecektir.
Şayet zevkler, sevinçler ve rahatlıklarla dopdolu bir hayat istiyorsa, onu bu dünyada değil âhiret yurdunda bulacaktır. Hem de bitmemek ve değişmemek üzere, sonsuza kadar...
Ama dünya hayatının dehşetine, vahşetine, sefâletine, keder ve sıkıntısına, îman yönüyle ve sabır yoluyla karşı koyarak onu göğüsleyebilirse, bu âlemde de tez elden olmak üzere, mânevî bir cennetin kapısı gönül yurdundan doğru kendisine açılacak ve ruhanî olarak bu yüce nimetin zevk ve safasına erecektir.
Dünya hayatı genel anlamda yalın olarak ele alınıp çıplak bir gözle izlendiği zaman, toplumlar içerisinde şu manzara görülecektir: Hastalık ve hastalar, yaşlılık ve yaşlılar, felçliler ve ölümler, acılar ve sancılar, yoksulluk ve sefiller, karamsarlık ve mutsuzlar, hiddetler ve şiddetler, gamlar ve kederler, belalar ve cefalar, bağıranlar ve çağıranlar, ihtiraslar ve iftiralar, çalmalar ve çarpmalar, karalanmış ve zehirlenmiş paralar, palazlanmış ve kaşarlanmış ağalar, acımasız ve insafsız babalar, merhametsiz ve vicdansız analar... Ve daha neler neler... Hangisini sayabilir ve hangisini tam olarak söyleyebiliriz ki!
Çaresizlikten inim inim inleyen ve derdine dermanı canına kıymakta arayanlar mı dersin!... Çoluğunu çocuğunu lime lime doğrayan ve sonra da çuvallara koyup topraklara gömenler veya bir başka yolla denizlere atanlar mı dersin!... Eskiyenler, pörsüyenler, vefasızlıkta rekorlar kitabına geçenler, dağılanlar ve nihayet toza dumana karışanlar mı dersin!...
Evet, evet! İşte dünyanın meydandaki yüzü tamı tamına böyle. Fazlası var, eksiği yok. Cefası çok, sefası yok. Var da, kayda değmez. Acısına göre “devede kulak” bile etmez.
Evet, onu böyle görmeyen, kuşkusuz onun aldatıcı ve saptırıcı büyüsüne kapılmıştır. Çünkü o, her gün biraz daha geriye gitmekte, biraz daha çekiciliğini ve direncini kaybetmektedir. Artık insanoğluna yeteri kadar cevap verememektedir. Havası, suyu, toprakları ve bitkileri istenilen seviyede saf, temiz ve besleyici olmadığı gibi, gün geçtikçe durumu daha da kötüye gitmektedir. O cânım diğergamlığını, o güzelim cömertliğini ve o gönül alıcı mütevazılığını bir kenara fırlatıp attı da, utanmadan ve birazcık olsun yüzü kızarmadan, insanlardan rüşvet ve haraç istiyor! Öyle ya, o da insanoğluna baka baka bu çirkin nitelikleri kaptı gitti. Dememiş mi atalarımız, “Üzüm üzüme baka baka kararır.” İnsanların kara yüzü, nihayet toprağı da, havayı da, suyu da kararttı. Onlar da insana imrendiler. İnsan, kâinatın gözbebeği değil miydi? O halde onu örnek almalıydılar. Aldılar ve sonunda böyle oldular. Hiç kötülükler örnek alınır mı? İşte, alınırsa sonu böyle olur. Ama nereden bilsinler böyle olacağını. Onlar çocuk gibidirler. Çocuklar tecrübe edinmedikleri için, bir çok şeyin sonucunu önceden kestiremezler. Ama büyükler öyle mi? Onlar, hayatın türlü cilveleriyle yüz yüze gele gele, nice olayların neticesini tecrübe yoluyla öğrenmiş oldular. İşte büyükler, çevrelerindeki küçükleri hesaba katmadan veyahut da onları önemsemeden, bir takım anlamsız ve olumsuz şeyleri pervasızca yapmaktan çekinmezlerse, küçükler de onlara bakarak bu tehlikeli yola girerler ve neticede perişan olup giderler.
Bakınız adı geçen konunun püf noktasını, kitabımız Kur’an-ı Kerim ne de güzel ve ne de yalın bir üslupla ifade etmiştir. “İnsanların bizzat kendi işledikleri (kötü, anlamsız ve yararsız) şeyler yüzünden, karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıkları (çirkin ve zararlı) şeylerin bir kısmını (bir ceza ve bir ibret olarak) onlara tattırsın; olur ki, (içinde bulundukları kötü vaziyetten) dönerler (ve vazgeçerler)!
Evet, dünyamız da saf bir çocuk misâli insanlara imrenmekte, onları olumsuz ve anlamsız işlerinde taklit etmektedir. Buna paralel olarak da onlara yaptıkları işlere uygun ve benzeri türden cevaplar vererek, yaşamı onlarla aynı anlamda ve ortamda paylaşmaktadır.
Öyle ise, o da bir tür arsızlaşmıştır. Belli yönlerden onlara ayak uydurup, dehşet ve vahşet konusunda onların serserileri ile birlik olmakta ve böylece iyilerin ve iyiliklerin kökünü kazımaya çalışmaktadır. İşte bütün bunlardan dolayıdır ki, bu türden niteliklerle donanmış bir dünyada, iyilerin ve iyiliklerin, güzellerin ve güzelliklerin doya doya bir türlü yüzleri gülmez. Baksanıza Anadolu’nun bağrı yananlarına; bağrı yanık Derviş Yunus, bütün bu gariplikler ve tuhaflıklarla dopdolu dünya hayatını ne kadar güzel ve ne kadar da yanık ifade etmiştir.

Gülme Sen Hep Ağla Gönül

Bu dünyada bir garipsin,
Gülme, sen hep ağla gönül.
Dertlerin de çoktur senin,
Gülme, sen hep ağla gönül.
***      ***
İşi gücü cevr ü cefa,
Kime kaldı dünya vefa.
Kânı Muhammed Mustafa,
Gülme, sen hep ağla gönül.
***      ***

Ebû Bekir Sıddîk Velî,
Oldur Peygamber’in yâri.
Hani Ömer, Osman, Ali,
Gülme, sen hep ağla gönül.
***      ***
Onlar dünyaya geldiler,
Kalmadılar hep gittiler.
Ağladılar, gülmediler,
Gülme, sen hep ağla gönül.
***      ***
Bir gün olup ecel gele,
Kullar kulluğunda kala,
Bütün mahluk toprak ola,
Gülme, sen hep ağla gönül.
***      ***
Derviş Yunûs söyler sözün,
Hemen toprak beller özün,
Gerek yazın gerek kışın,
Gülme, sen hep ağla gönül.

Ayrılık Mevsimi

1943 senesinin bir Eylül ayıydı. Üstad Hazretleri derin derin, kederli kederli düşünüyordu. Yürekleri yakan ve ayrılık acısı veren bir bakışla Feyzî Efendi’yi süzüyordu. Onun bu buram buram hasret kokan ve bir ateş misali, insanın özünü yakan bakış ve duruşlarından huylanan sevgili talebesine, “Feyzî! Ben gittiğim bir yerde yedi seneden fazla kalmam. Bu yıl sekizinciye girdik!..” diyerek, halindeki ve bakışındaki üzüntünün sebebini açıklıyor ve mevsiminin geldiğine işaret ediyordu.

Bedîüzzaman Efendi Kastamonu’dan Ayrılmak Zorunda Kalıyor

Üstad Hazretleri’nin yukarıda da belirtildiği üzere beyan buyurduğu işaretlerden fazla bir zaman geçmedi ki, ayrılık macerasındaki hikmet sırrı ve gizemlerle dopdolu olan manevi sebep kendini gösteriverdi.
Evine yapılan baskınlar ve şahsına karşı girişilen tâcizler günbegün artıyordu. Tarih, Eylül ayının yirmisiydi. Bedîüzzaman Efendi’yi meskenine yaptıkları son bir baskınla, sorgusuz sualsiz alıp götürdüler. Böylece o kutlu şahsiyetin, o mana cengâverinin Kastamonu macerası sona ermiş oldu.

Feyzî Efendi’nin Tutuklanma Olayı

Üstat Hazretleri’nin Kastamonu’dan ayrılması ile birlikte emniyet güçleri, Bedîüzzaman Efendi ile ilgili gördüklerinden, Feyzî Efendi’yi de tutuklayıp hapishaneye gönderdiler. Bu sürenin on dokuz günü Çarşı Karakolu’nda, üç ayı da şehir hapishanesinde gerçekleşti.
Efendi  Hazretleri ilahi taktir karşısında suskundu. Ne yapsın, kime ne desin! Hepsi de emir kuluydu. O da özünü ve sözünü, özler âlemine çevirdi ve öylece huzurlar diyarının kutlu ve mutlu atmosferinde gizemli yaşamına devam etti.

Tüyler Ürperten Müthiş Zelzele!

Feyzî Efendi, hapishane hayatını da ilim, irfan, ibadet ve çevresindeki tutuklulara güzel nasihatlerle geçirip duruyordu. O sırada tüylerini ürperten korkunç bir haber aldı. Emniyet güçleri evini basmış; kütüphanesinde ne kadar kitabı varsa hepsini, kum arabalarına doldurtarak karakolun salonuna boşaltmışlar!... Duyduğu şeyden dolayı, kalbi yerinden hopladı, canı boğazına geldi ve yüzünden kan çekilerek rengi sapsarı kesildi. “Cânım kitaplarımın başına böyle şeyler de mi gelecekti?” diyerek, öfkesinden kahroldu. Canından bile aziz bildiği ve tuttuğu onca Kur’an-ı Kerim ve tefsirler, hadisler ve fıkıhlar, akâid ve kelâmlar, tasavvuf ve tarihler, siyerler ve menkıbeler ve her çeşidinden yazma ve basma ilim kitapları ayaklar altında, paspasların sıçrattığı çamurlar ve sular içerisinde kalmış, güzelim tarihî ciltler, altın ve gümüş suyuyla bezenmiş tezhipli nur sayfalar, oraya buraya dağılmış ve pâre pâre olmuştu. Yüreği cız cız yanıyordu... Beyni sanki eriyordu... “Hasbünallah (bize Allah yeter), Yekfînallah (Allah bize kâfidir)...” diyerek, öfkesini dindirmeye çalışıyordu. Üzüntülerin ve kederlerin en dehşetlisi ile o günün gecesine giriş yaptılar. İşte ne olduysa o gece olmuş, Kastamonu ve çevresi zifiri kâbuslarla dolmuştu. Etrafta en ufak bir çıtırtı yoktu. Birdenbire yerler ve gökler birbirine karışıverdi. Bir kıyamettir koptu. Muazzam bir çığlık ve müthiş bir gürültü ile insanlar neye uğradığını bilemedi. Dağlar taşlar, evler barklar, yerler ve gökler her ne varsa sallanıyor, zangır zangır titriyordu. Bu sırada Efendi Hazretleri, valilik binasının yanındaki hapishanede bulunuyordu.
Dışarısı kaynıyordu. Sarsıntıların ardı arkası kesilmiyordu. Millet panik içerisinde, ne yaptığını ne söylediğini bilmiyordu. Bir ara Feyzî Efendi’nin gözü valilik binasının giriş bölümüne ilişti. Müthiş bir şey, aman ya Rabbi, ne kadar müthiş!... O koskoca bina, merdivenin tam ortasından doğru kağıt gibi iki büklüm olmuş, sanki binanın bir ucu diğer ucuyla bir yay gibi birleşmişti. Bunları Feyzî Efendi bir bir gördü. Çünkü o sırada yer ve gök sanki bir bütün olmuş, her tarafı yemyeşil bir ışık kaplamıştı.
İnsanlar günlerce evlerine giremediler. Ama Feyzî Efendi Yüce Allah’a tevekkül edip O’na dayanarak, rahat bir şekilde yerinden kımıldamadan okumasına, ibadet ve niyazına devam ediyordu.
Evet Üstat’ın, Nur Risâleleri’ni yayması ve Feyzî Efendi’nin de O’na talebe olması yüzünden, bu mübarek insanlara, bunca baskıların ve hapishanelere atarak hürriyetlerini kısıtlamaya girişmenin neticesinde mânevî olarak yerler ve gökler hiddete gelmiş ve sonunda bahsi geçen o müthiş zelzele vuku bulmuştu. Kasım 1943 yılında meydana gelen bu korkunç deprem ile Kastamonu kalesinin yer aldığı tepeden 300 tonu aşan dev gibi bir kaya yuvarlanarak, nice kimselerin ölümüne, evlerin ve barkların, bahçelerin ve ağaçların ezilmesine sebep olmuştu. Bu tüyler ürperten müthiş olay neticesinde Feyzî Efendi’ye bir mânevî uyarıcı ve teselli edici şöyle söylüyordu:
“Bir takım kendini bilmeyen, hakka ve adalete uymayan, kutsal kitapları olan Kur’an’daki ilahî uyarıları duymayan bedbahtlar, sizi evinizden barkınızdan, eşinizden ve dostunuzdan ayırdılar. Ama bu durum Allah Teâlâ’yı memnun etmedi. Haksızlığa ve zorbalığa maruz kalan kullarının sahipsiz olmadıklarını göstermek için, doğruluktan şaşmayan mukaddes adaletini ortaya koyarak, onların da evlerinden ve sevdiklerinden bir süre de olsa ayrı kalmalarını istedi. Ta ki ayrılığın, korku ve dehşetin, şiddetin ve vahşetin ne demek olduğunu, fertlerin dünyasında ne gibi bir izlenim bıraktığını birazcık anlasınlar ve öğrensinler. Onlar da, bir nebzecik de olsa acıları, korkuları, kaygı ve umutları, nedâmet ve hasretleri tatsınlar. Tatsınlar da, olandan bitenden dersler alsınlar. Alsınlar da, her Allah’ın kulunu bir ve eşit görsünler. Görsünler de, aralarındaki düşmanlığa, çekememezliğe, kin ve nefrete bir son versinler. Versinler de, şu üç günlük dünyada da huzur ve saâdete ersinler, İnşaallah!...”

Feyzî Efendi de Denizli Hapishanesi’ne Götürülüyor

Mehmet Feyzî Efendi Hazretleri’nin işlemiş olduğu cürüm(!) o kadar müthiş ve o kadar korkunç idi ki, O'nun bu denli büyük suçuna(!) verilecek ceza için Kastamonu hapishaneleri küçük ve basit geldi. Onun için buraları bırakarak, O'nu ta Denizli hapishanesine gönderdiler. Orada O'nu, muhterem Üstadı’nın kaldığı cezaevine koydular.
Aradan, maddî yönüyle son derece sıkıntılı ve son derece sancılı, dehşet ve vahşetlerle dopdolu olan bir dokuz aylık zaman dilimi geçti. İçerisinde, zulüm ve işkencelere, vahşet ve dehşetlere eşlik eden bir de kış mevsimi vardı. Ama “Bu da geçer yâ Hû !..” sözündeki kutlu sır gereğince, adı geçen vahşet seneleri de Allah’ın kendilerine ikram ve ihsan ettiği sabır ve sebat cevherleri sayesinde mutlu bir sonla neticelendi. Denizli Mahkemesi Nurculuk’la ilgili olan bu dava sonunda beraat kararı vermişti. Üstad  ve Feyzî Efendi, bir kere daha şu fani dünyada en dehşetli bir âhiret imtihanını yüz akıyla verebildikleri için, Cenâb-ı Mevlâ’ya hadsiz  şükürler ve  övgülerde bulundular.

Hayat İnişler ve Çıkışlardan İbarettir

İnsan hayatı da, fâni dünyanın şu inişler ve çıkışlarla dopdolu olan yüzeyindeki görüntü gibidir. Sıkıntılı ve üzücü yönleriyle hayat, yeryüzünün çıkışlı kısımlarını, bolluk ve ferahlık yönleriyle de inişli kısımlarını ifade eder. Nasıl yeryüzü, devamlı çıkışlı veya devamlı inişli bir pozisyonda değil; bazı yerleri çıkışlı, bazı yerleri de inişli ise, hayat da böyledir. Yeknesak, hep aynı şekilde devam eden bir özellikte değildir. İşte yaşamı gizemli ve heyecanlı kılan da bu yönü ve bu yanıdır. İnişler ve çıkışlar, düşmeler ve kalkmalar, hastalıklar ve sağlıklar, kötülükler ve güzellikler, eğrilikler ve doğruluklar, ağlamalar ve gülmeler; hayatı negatiflikten kurtarıp pozitifliğe, pasiflikten ataklığa, monotonluktan ve biteviye olmaktan çıkarıp “her anda bir şanda” olma sırrına eriştirir. Böylece insanoğlu daimî bir uyanıklık ve bitmek bilmeyen bir macera yaşar. Aynı şeylerin sürüp gitmesi insanı sıkıntıya, usanca ve bıkkınlığa götürür. İnsanın tabiatında, devamlı yeni şeylere karşı aşırı bir ilgi ve güçlü bir tutku vardır. Yüce Yaratıcı onun bu sırlı yönünü bildiğinden, hayatın türlü sayfa ve safhalarını buna göre sıralamış ve düzenlemiştir.

Denizli’den Kastamonu’ya Dönüş

Feyzî Efendi Hazretleri hayatın bir iniş vadisinden daha düze çıkarak, sevgiler ve feyizler yurdu sıcacık yuvasına, Kastamonu’ya döndü.
Kendi dünyasında görünen oydu ki, belli bir süre de olsa, “sabır yoluyla imtihan” bitmiş, “şükür tarzında olan imtihan” dönemi başlamıştı. O da Allah’a şükürler ederek, kitaplarda ve gönüllerde yer alan sonsuzluk sırlarına ve ölümsüzlük zevklerine dair ilimleri ve sezgileri daha da ileri boyutlara yükseltmek istiyordu. Bu aşama neticesinde kazanmış olduğu yeni yeni türdeki yaşamların, bir güzel tadını çıkarmak amacıyla edebini takınarak, sevgi ve saygıyla evinin bir köşesine çekildi.
Feyzî Efendi  Hazretleri, köşesine çekildiği evini şu meyanda tanımlıyor ve bu tanıma uygun olarak da yaşamına devam ediyordu. Memleketin okullarından bir okul, ibadethanelerinden bir mâbet, uygulama sahalarından bir oda, halkın istedikleri zaman kendisiyle görüşebilecekleri, konuşabilecekleri, fikir ve görüş alışverişlerini rahatlıkla sağlayabilecekleri bir büro...
Yalnız kaldığı zamanlarda fizik ve metafizik yönünde, bilgi ve görgüsünü artırmak için olanca gücüyle çalışıyordu. Belli ölçülerde ilim ve irfan kazandığını gördükten sonra, sıra bu öğrendiklerini uygulamaya geliyordu. Elde ettiği bilgileri ve kazandığı görgüleri uygulamada gelişi güzellikten de sakınıyordu. O, her işinde ciddi ve kuralcı idi. Yani her şeyin bir usulü ve tekniği olduğuna ve tüm bu işlerin yapılış tarzı ötesinde, bir de meşru maksatları olması gerektiğine inanır ve bütün bu çalışmalarını da bu esaslara uygun olarak yürütürdü. Şimdi O’nun bu yöndeki usul ve tekniğine ve daha ötesi, yüreğinden ve vicdanından bir an olsun eksik etmediği yüce maksatlarına bir değinelim.

Genel Anlamda Eğitim ve Öğretim Tekniği ve Bu Yöndeki Amaçları

1. Hiçbir zaman kalbinin özünden ve gözünün önünden Allah Teâlâ olgusunu ve duygusunu uzak tutmuyordu.
2. Hz. Peygamber Efendimiz’i mânevî olarak dâima yanında biliyor ve bütün hareketlerini ona göre belirliyordu.
3. Helâlden yiyip içmeye ve helâlden giyinip kuşanmaya son derece dikkat ediyordu.
4. Komşuları ve yakınları başta olmak üzere, hiçbir kimsenin kalbini kırmamaya ve gönlünü incitmemeye çalışıyordu.
5. Çevremizde ve ülkemizde fitne ve fesada, bozguna ve anarşiye sebebiyet verecek her türlü tavırdan, söz ve işaretlerden şiddetle sakınıyordu.
Bazen bu meyanda başına gelen ve yaşamak zorunda bırakıldığı son derece ürkütücü ve dehşet verici olaylardan kendisine sorulduğu ve hatırlatıldığı zaman, derin bir nefes alarak; “Hamd-ü senâlar ve sonsuz şükürler olsun Yüceler Yücesi Mevlâmıza ki, hepsi gitti, hepsi bitti. Acıları gitti, zevkleri kaldı. Cefaları son buldu, sefaları devam ediyor...” sözleriyle, insan gönlüne ve vicdanına huzur ve sükûnet verici, istikrar ve sabır telkin edici açıklamalar yaparlar ve “Geçen geçti, ama iyi ama kötü. Gelecek de henüz meydanda yok. Elimizde sadece şimdi var. O halde, onu iyi değerlendirelim.” gibi, hikmetler saçan nur ve feyiz yumağı sözleriyle, insanları daima barışa, hayra, kardeşliğe, güzelliğe, doğruluğa ve kendilerine din ve dünya hayatlarında fayda sağlayacak şeylere yönlendirirlerdi.
6. Kapalı yerlerde dura dura, temiz havaya ve gün ışığına şiddetle ihtiyaç duyuyorlardı. Hapishanelerde kaptığı bronşit rahatsızlığının sık sık nüksetmesinden dolayı, yaz mevsiminde birkaç ay, şehrin batısındaki Karadağ ve Hacı İbrahim Dağı gibi orman alanlarına giderlerdi. Tabii ki bu denli geniş tabiat alanlarında da boş ve gaflet içinde durmazlar; yerleri, gökleri ve her ikisi içerisinde yer alan bunca varlıklar hakkında tefekkür etmekten, onların yaratılıştaki derin sırlarını ve hikmetlerini çözmeye çalışarak, gereken dersleri ve ibretleri almaktan geri kalmazlardı.

Afyon’a Doğru

Adı geçen doğrultuda hayat çizgisini takip edip dururken, 1948 yılının şiddetli bir kış ortasında Bedîüzzaman Hazretleri’nin mânevî mücadelesiyle ilgili olarak bir kez daha tutuklanan Feyzî Efendi,  bu sefer de Afyon cezaevine gönderildi. Orada da aynı makamdan ve aynı telden sıkıntılar, kederler, hiddetler ve şiddetlerin yer aldığı dünya zindanının karanlık günlerini yaşadı. Burada, on aylık bir hapis süresi ile cezalandırıldılar. Görünüş itibâriyle karanlığı ve zulmü ifade eden bu olumsuz hayat dilimini de, Yüce Allah’ın ikram ve ihsan buyurduğu gönül hoşluğu ve vicdan mutluluğu yoluyla kutsî bir cennet havasına çevirme imkanını buldular. Bunun için ayrıca Yüce Allah’a gönül yordamı ile hamd ü senada bulundu. Çünkü bu sayede, üstadı Bedîüzzaman ve bu yolun nur fidanları olan manevi kardeşleri ile görüşme, buluşma ve özellikle Saîd Nursî Efendi’ye hususî manada hizmet edebilme şansına sahip oldu.
Afyon Cezaevinde on aylık hapis süresi tamamlanınca, temyiz mahkemesinin önceden verilen mahkûmiyet kararını bozduğu öğrenildi. Bunun neticesinde, ilgili mahkemenin verdiği karardan dolayı tutuklanan tüm nur talebeleri serbest bırakıldı.
Feyzî Efendi Hazretleri bir kere daha, Hz. Yûsuf (A.S) misali dünya zindanından kurtulup mana cenneti, şükürler, huzurlar, nurlar ve feyizler diyarı Kastamonu’daki kutlu mektebine; bereketler, ilimler, irfanlar, hikmetler ve  sırlar yuvası evine dönmüştü. Ulular Ulusu Yüceler Yücesi Eşsiz Yaratan’ına secdeler, tövbeler, ve istiğfarlar ederek, kutlu kitabından sûreler okuyarak, kâinatın efendisi, elçilerin bir incisi, yananların biricik sevgilisi Resûlüllah Hazretleri’ne salâtlar ve selâmlar getirerek çaresizlere, kimsesizlere ve yoksullara sadakalar vererek, sonsuz sevgilerini ve övgülerini takdime çalıştı.

Hayatın Baharı

Genel anlamda Feyzî Efendi’nin dünyasında kış mevsimi sona ermiş, her tarafı güzel kokularıyla mest eden ve canlara hayat sunan güzelim bahar mevsimi gelmişti. Yani hayatın en önemli zor yanlarını, çileli yönlerini ve sıkıntılı günlerini bir tür geride bırakmış, tırmana tırmana yokuşları ve sarp yolları aşarak, nihayet düze çıkmıştı.
Çevresinde gülen yüzler, tatlı sözler ve yanan özler çoğalmıştı. Şahsına, ilmine ve irfanına ilgi oldukça fazlaydı. O’nun manevi hüviyetinde, dışardan bakanların bile açıkça görebilecekleri ve sezebilecekleri ölçüde muazzam bir saygınlık, son derece göz ve gönül alıcı bir sevimlilik vardı. Sanırım bu O’na ve O'nun gibi din ulularına, daha dünya hayatında iken Yüce Allah’ın bahşettiği yüce bir lütfu ve değerli bir kerameti idi ki şu âyetinde bu konuya işaret buyurmuştur: “İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, çok merhametli olan Allah, onlar için (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”
Kendisini bir kere gören doymuyor, tekrar tekrar görmek ve yanında olmak istiyordu. Bir vesile ile yanına gidiyorlar, bir daha ayrılmak istemiyorlardı. Mübarek yüzleri pırıl pırıl nurlar; çekici ve büyüleyici şehla gözleri, aşklar ve şevkler; ballar akıtan kutlu ağızları, hikmetler ve sırlar; şefkat, incelik ve merhametlerle dopdolu ulu özleri, feyizler ve nükteler saçıyordu.

Öğretmen Feyzî Efendi

Bu arada  gönüllerini tam anlamıyla kaptıran bir takım kimseler, çoğunlukla yanında yer alabilmek ve öylece feyizler deryasında boğulup, huzur dergâhının layıkıyla zevkine doyabilmek için kendisinden ders almak istediler. Feyzî Efendi onların bu yöndeki arzularını, “İsteyeni azarlayıp kovma!” ilahi buyruğu gereğince geri çevirmeyip kabul etti ve bu meyanda oldukça hummalı bir çalışmaya girdi. Derslerini çoğu zaman günümüz tekniğine uygun olarak yazdırma, önceden hazırlanma, ödev verme ve soru cevap tarzında yürütüyordu. Öğretilen konuların daha sonra özetini çıkartıp ana fikrini belirleme yönüne giderek, öğrencilerin verilen dersi daha  sağlam ve daha pratik bir şekilde kavramalarını sağlıyordu.
Okutmuş olduğu dersler arasında, Arap Dili ve Edebiyatı’yla ilgili olarak (değişik teknik ve metotlarla yazdırılmış) sarf-nahiv, akâid, kelam, fıkıh, tefsir, hadis ve çeşitli tasavvuf kitapları yer almaktadır. Ayrıca ve özellikle Kur’an-ı Kerim’in okunması ve okutulmasıyla ilgili olarak, çeşitli tecvid ve kıraat kitaplarını, hem teorik olarak okutmuş, hem de pratik olarak ders vermiştir. Bu kitaplar içerisinde “Aşere, Takrîb ve İthaf” gibileri öncelikle yer alıyorlardı. Uygulamalı okuyuşun daha özel ve daha ciddi bir çalışma tarzı vardı ki, bu çalışmanın ve ders işleme usulünün adına, halk dilinde “ta’lîm”, ilim dilinde ise “ilm-i tashîh-i hurûf” deniliyordu.
Şu durumda kendisinden ders almış olanların arasında profesörler, öğretmenler, müftüler, vâizler, imamlar ve sair meslek mensupları ile halk tabakasından nice insanlar bulunmaktadır. Allah Teâla hepsinden razı olsun, dünya ve âhiretleri daima nurlar ve feyizlerle dolsun. Âmîn!

Gönülden Gönüle Uzanan Sohbet Yolu

Bazı önemli misafirleri ve saygıdeğer ziyaretçileri geldiği zaman, kitaptan ders verme usulünü bırakır, sohbet yoluna başvururdu. Sohbet, bir bakıma hazıra konmanın tipik bir adı, diğer bir bakıma muhatapla kontak kurmanın en süratli yolu, bir diğer bakıma da gönülden gönüle nurların ve feyizlerin sağanak yağmurlar gibi boşaltılmasından ibaretti. Bu durumda sohbet sahibi, akıp duran nehirlerin bir araya gelerek, birdenbire müthiş bir hıza ve muazzam bir güce erişip, tâ yükseklerden aşağılara doğru olanca gücüyle dökülen şelaleleri ve çağlayanları andırır. Sohbetin gözler ve akıllar alan büyülü atmosferi, gönüllere heybet ve saygınlık bahşeden ihtişamlı sesi, karşısındakini bir tür esir alarak gizemler dünyasının ta derinlerine çeker götürür. Bunun içindir ki sohbet; daima daha hikmetli, daha esrarlı, daha çekici ve hepsinden de öte daha zevkli ve daha tatlıdır. Onun gizemli ve büyülü atmosferine bir kere kapılan ve o sayede ötelerin sonsuzluk zevkiyle çarpılan bir kimsenin, bir daha kendi isteğiyle gerileri ve berileri ifade eden bu sıkıntılar âlemine geri dönmesi hemen hemen mümkün değildir.
Sohbet bir bakıma sütü, diğer bir bakıma sütten çıkarılan yağı ifade eder. Bilindiği gibi süt de, yağ da sâfî besleyici gıdalar türündendir. Koyunlar ve inekler, bizim yiyemeyeceğimiz türlü türlü otlar yiyerek, bunlardan hemen hemen bizim için posayı ifade eden kısımları ile kendi bünyelerini beslerlerken, özü ve gerçek gıdayı ifade eden sütü bizlere verirler. O, ne Yüceler Yücesi Allah’tır ki bizler için bu muazzam fabrikaları yaratarak emrimiz altına vermiştir!…
Sohbet, bir başka açıdan da arıların balına benzer. Çünkü arılar, farklı farklı çiçeklerden topladıkları sıvıları, kendi bünyelerinde salgıladıkları özel sıvılarla birleştirerek kimyevî bir oluşumla balın meydana gelmesini sağlarlar. Daha sonra arılar bu harika gıdayı, Cenâb-ı Mevlâ’nın emriyle biz insanların yemesi için, petekler içerisine boşaltarak bir tür konserve veya ambalajlama işine girişirler.
İşte, sohbetlerle insanların gönül ve akıl âlemlerini imar ve tımar eden bu kutlu Hak Erleri de, türlü türlü kitaplardan okumak suretiyle ilimler elde ederler. Daha sonra dışardan elde ettikleri bu bilgilerle, kendi derinliklerinde ve kendi öz âlemlerinde, Yüce Allah’ın ihsan ve ikram ettiği çok özel marifet nurları ve feyizleri ile mânevî bir kimyevî oluşumun meydana gelmesini sağlarlar.
İşte bu gizemli oluşumda meydana gelen kutlu hikmetin adına “sohbet” adı verilir. Yüceler Yücesi Mevlâmız biz aciz kullarını, uluların sohbet nurlarından hiçbir zaman mahrum eylemesin. Âmin!

Hâfıza Ayşe Hanım’ın Ölümü (1950)

Hâfıza Ayşe Hanım’ın artık eski gücü yoktu; rahatsızdı. Kendisine göz kulak olabilecek Zehra adında bir kız kardeşi vardı.
Aradan bir hafta geçmişti. O gün, mübârek mevlid gecesine hazırlanılıyordu. Hâfıza Hanımın rahatsızlığı da iyiden iyiye artmıştı. Mehmet Efendi de gelmiş; teyzesiyle birlikte başında bekliyorlardı.
Yavaş yavaş anne hatunun yüzünde, ölümün soluk yüzü belirmekteydi. Ağzı kuru kuru olmuştu. Dudakları hararetten birbirine yapışıyordu. Kendisine azıcık kabak tatlısı verildi. Biraz daha yemesi istenince yüzünü öte tarafa çevirerek yemek istemediğini belirtti. Israr edilince de: “Beni yedirip içiriyorlar; etrafım misk gibi kokuyor!” diyerek, kendisine ihsan ve ikram olunan mânevî lezzetlerden ve nimetlerden haber veriyordu. Bundan bir süre önce de, rüyasında tuhaf bir şey gördüğünü söyleyerek şunları anlatmıştı:
“Çok yakışıklı bir Arap gördüm. Bana doğru geliyordu. Ben ömrümde böylesine yakışıklı birini hiç görmedim! Elinde de beyaz bir bohça vardı!..”
Başucunda duran Mehmet Efendi, annesinin anlattıklarından hoşlandı. Çünkü, O'nun son nefesi ve geleceğiyle ilgili güzel işaretler ihtiva ediyordu. O, bu enteresan rüyayı şu şekilde yorumluyordu:
“Gayet yakışıklı Arap’tan  maksat, Azrail’dir (A.S). O’na en güzel şekilde görünmesi, güzel bir haberle geldiğinin ve canını alırken O'nu kendine çekerek sıkıntı ve acı duyurmayacağının bir işaretidir. Elindeki bohçanın beyaz olması ise, ruhunun iyilerden ve hayırlılardan olduğunun belirtisidir.”
Hâfıza Ayşe Hanım, dili döndüğü kadar Yüce Allah’ın isimlerini saymağa ve iman kelimesi olan “Lâ ilâhe illallah: Allah’tan başka hiçbir tanrı yoktur” mübarek sözünü söylemeğe çalışıyordu. Son olarak derin bir nefes aldı ve gönlünü, Cenab-ı Mevlâ’ya göndermek üzere O yüceler yücesinin kutlu adını söyleyerek, tertemiz, nâzenîn ve merhametlerle dopdolu olan aziz ruhunu, kutluluklar sahibi Azrail’e teslim etti.
Cenazesini, Hoca Mercanzâde Hâfız Tevfik Efendi’nin “Atlanbaç Hoca” lakaplı muhterem eşleri yıkadı. Bu hoca hanım, şehrin önde gelenlerinden olup, aynı zamanda bir çok hoca hanımın yetişmesine de sebep olmuştu. Mehmet Efendi’nin çocukluk hocası “Çerkez Hoca” diye bilinen Ayşe Hanım da, bu mübarek hoca hanımın önde gelen talebelerindendi.

İşte Böylesine Bakmalı!

Rahmetli Hâfıza Ayşe Hanım’ın teneşir üzerindeki bedeni de bambaşka bir görünüme bürünmüştü. Mübarek yüzünden beşere ait tüm perdeler kalkmış da, sanki onların yerine meleklere ait; gözleri kamaştıran, ruhları canlandıran, akıllara durgunluk ve gönüllere hayranlık veren bir manzara gelmişti. Gittikçe güzelleşiyor, gittikçe tazeleşiyor; nur içinde nurlara, bereket içinde bereketlere gark oluyordu. Gözler bakmaya ve eller dokunmaya doyamıyordu. Aman yâ Rabbi! Bu ne güzellik, bu ne tazelik, bu ne dinçlik ve bu ne şıklıktı!.. Sanırım hurilerden biri olup çıkmıştı. Huri de ne demek!.. Dünyadaki inançlı, ibadetli, temiz hanımlar, cennet yurdunun hanımefendileri olup, huriler onlara baş eğmeyecek miydi?.. Elbette öyle olacaktı. Çünkü Cennet-i A’lâ’nın Yüce Efendisi Hz. Peygamber (S.A.V) Efendimiz böylece buyurmuş ve “Dünyanın hayırlı hanımlarının Cennette her bakımdan, hurilerden daha üstün olacaklarını” duyurmuştur.
Rengârenk tüller içerisinde uyuyan bir prenses gibi yatmakta olan nurlar ve feyizler anası Ayşe Hanım, mübarek cemâlinden doğru salıverdiği ruhlar âleminin gizemli ışınları ve parıltıları ile etrafındakileri âdeta büyülemişti. Yüzüne bir bakan, bir kere daha bakıyor; bir türlü kendini ondan alamıyordu. Gördüğü tablo karşısında kendinden geçmiş olan muhterem yıkayıcı Atlanbaç Hoca Hanım, nihayet dayanamayıp, takdir ve tebriklerini şu anlamlı sözleri ile çevresine ilan etti:
“İşte böylesine bakmalı!..”

Yetimlik ve Feyzî Efendi

Mehmet Efendi, babasından sonra annesini de kaybederek tam bir yetim oldu. Artık O, ismi gibi, yetimlik itibariyle de, Yüce Peygamberimize benziyordu. Efendimiz (S.A.V) de, önce babasını, sonra annesini kaybetmişti.
İman sahibi yetimlerin koruyucusu ve yardımcısı Allah Teâlâ Hazretleri’dir. O, mutlaka, yetim kullarını himâye edecek ve onları yardımlarıyla destekleyecek birini bulur ve adı geçen yetimlerin ayağına gönderir. İşte Mehmet Feyzî Efendi’ye de, böyle birilerini bulmuş ve onları gerçek dostları olarak yanına kadar göndermişti.

Yüce Allah’ın Sevgili Kulları Yanında Yer Almak

Esasen Feyzî Efendi’nin sevgiler ve şefkatler madeni değerli üstatları, sevgisinde ve bağlılığında asla şüphe etmediği kıymetli dostları hiçbir zaman O’na geçmişlerinin ayrılığını hatırlatmayacak kadar yakındılar. Bütün sıcaklıkları ve samimiyetleri ile O'nu bağırlarına basmışlar; yerlerin, göklerin ve daha ötelerin nur ve feyizlerinin kaynayıp coştuğu kutsî gönüllerini hiç çekinmeden O’na açmışlardı.

Yüceler Yücesi Allah’ın sevgili kulları yanında yer almak ve onlarla gönül birliği içerisinde bulunmak, O'nun kutlu katında olmak değil miydi? Elbette öyle idi. Öyle ise ne gam, ne keder! Ne gelirse gelsin başa; ne eder, ne fark eder?!..

Hocası Hâfız Ömer Efendi’nin Ölümü

Tarih, 15 Temmuz 1952. Feyzî Efendi Hazretleri bir kez daha üzücü bir haber aldı.
“Altın silsile”nin altın halkalarından birisi, marifet sultanı, meşhur Kur’an okuyucusu ve hâfızı, pek muhterem hocası Hâfız Ömer Efendi vefat etmişti. Hiç beklemediği ve ummadığı bir anda kendisine ulaştırılan bu haber, gerçekten O'nu sarsmıştı.
Öldüğüne bir türlü inanamıyordu. Çünkü daha dün Bayram Hoca’nın oğlu Prof. Dr. Abdülkerim Abdülkadiroğlu’nun Hâfızlık merasiminde hazır bulunmuş, Cuma günü de Nasrullah Camii’nde hutbe okumuştu. Kendisiyle görüşmüş, konuşmuş ve bir süre de olsa hasret gidermişti.
Hâfız Ömer Efendi  Kastamonu’dan Ankara’ya, Diyanet İşleri Bakanlığı’nın vermiş olduğu bir görev maksadıyla dönüş yaparken, Ilgaz Dağı’nı aşıp Çankırı’ya doğru yol alırken meydana gelen bir trafik kazasında vefat etmişti.

Öldüğünü Kimse Anlayamamış!

Binmiş oldukları araç uçuruma doğru hızla giderken, Hâfız Ömer Efendi  yanındakilere “Allah deyiniz; gidiyoruz!..” diyerek son nefesine yani ölümüne işaret etmiş.
Olay bitiminde, ölenler ve yaralananlar teşhis ve tespit edilirken çok enteresan bir şey olmuştur. Hâfız Ömer Efendi önce, ölmemiş diye hastaneye götürülür. Doktor bakar, inceler ve sonra “ölmüş” raporu verir. İnsanlar daha da hayret ederler ve öldüğüne bir türlü inanamazlar. Çünkü bacağının baldır kısmında hafif bir çizik dışında vücudunda hiçbir ezikliğe ve yaraya rastlanmamıştır. Üstelik daha önemlisi, kalbi de takır takır atmaktadır!..
İşin aynı zamanda manevi uzmanı olan bir doktor, Hoca Efendi’nin şah damarına bakarak öldüğünü; ancak, ölen şahsın sürekli olarak kalbiyle “Allah, Allah, Allah!..” diyerek hayatı boyunca zikretmesi neticesinde, ilgili organın buna alışarak durmadığını tespit ettiklerini belirtmiş ve nadiren de olsa, benzeri olaylarla karşılaştıklarını ifade ederek; orada bulunan kimseleri, bu yöndeki enteresan izahları ile ikna etmiştir.

Evlilik Macerası (1957)

Nurlar ve feyizler kaynağı Mehmet Feyzî Efendi, bazen düz bir alanda sakin sakin akan, bazen de eğimli, son derece dik ve kayalık alanlardan akan nehirler misali hayatının akışındaki inişler ve çıkışlara karşı, kaderin bir cilvesi gözüyle bakar ve “İlahî bir yazgı; sabırdan ve rızadan başka ne yapılabilir ki!” hakikatli beyanları ile teslimiyet ve memnuniyet bayrağı çekerdi.
Hocası Hâfız Ömer Efendi’nin ölümünü de aynı paralelde sineye çekmek ve yarıda kalan işlerine, ilahî bir görev anlayışı doğrultusunda devam etmek zorunda olduğunu biliyordu. Bu nedenle Yüce Allah’a can u gönülden yönelerek, yürütmekte olduğu işlere kaldığı yerden devam etti.
Derslerini, sohbetlerini ve kendi iç dünyasını daha da onarma, aydınlatma ve gelecek âhiret yurduna en güzel bir biçimde hazırlama yönündeki çalışmalarını sürdürüp dururken, yine içten içten bir mesele O'nu rahatsız ediyor, ara ara yüreğini cız cız yakıyordu. O'nu rahatsız eden bu konu, evlilikti.

Râzı da Ol !..
Rahmetli nur ve pamuk annesi Hâfıza Ayşe Hanım, biricik oğlunun üzerine tir tir titremiş ve O canlar canı, gönüller sultanı ve feyizler hakanı, Gül Mehmet’ini, milletine ve vatanına armağan etmişti. O'nu bu dünyada doya doya bir kere olsun sevememiş ve bir türlü eller üstünde tutamamıştı. Çileler içerisinde bir yetim olarak büyüttüğü feyizler pınarı ve bereketler çınarı oğlunu, kendisine teslim edilen emanetlere asla ihanet etmeyen, merhametler ve lütuflar sahibi Yüceler Yücesi Allah’a emanet edip gitmişti. Zekeriyya Peygamber’in eşinin kız kardeşi, İmran’ın hanımı Hanne, nasıl Hz. Meryem’i daha karnında iken Allah Teâla’ya ısmarlayıp, yüce dinine hizmet için adadıysa, O da, Gül Nur Mehmet’ini, Hz. Mevlâsı’na, O'nun yüce dinine hizmet etmesi için adamış ve sanki O'nu, O’na ve O'nun mübârek dinine hizmet edenlere hediye etmişti.
Hediye etmesine etmiş ve emanet vermesine vermişti ama, ana yüreği değil mi?.. Maddi bakımdan, oğlunun yalnız başına kaldığında, hizmetsiz ve bakımsız kalacağını düşünüyordu. Son nefesinde ölmek üzere iken, muhterem oğlu Feyzî Efendi kendisinden, üzerindeki hakları konusunda helallik istedi. O da helal ettiğini söyledi. Derin anlayış ve yüksek zeka sahibi Mehmet Efendi, anasından bu sefer de kendisinden razı olmasını rica etti. Çünkü sevgililer sevgilisi Hz. Peygamber Efendimiz (S.A.V), “Allah Teâlâ Hazretleri’nin rızası ana babanın rızasındadır”  buyurarak, onların bu yöndeki yüksek konumunu ortaya koymuştu.
Feyzî Efendi, ricasının bu şekilde yerine getirilmesi ile, Cenabı Allah’ın da kendisinden razı olacağına inanıyordu.
Anne Ayşe Hanım sevgili oğluna, derin derin, acıklı acıklı öyle bir baktı, öyle bir baktı ki, hiç sormayın!..
Ayrılık anında elbette yürekler burkulur, ciğerler pare pare olur. O andaki bakışlar, yürekleri ve ciğerleri sanki yerlerinden söker alır. Onun içindir ki, bu yöndeki bakışlardan bir türüne “can alıcı bakışlar” denmiştir.
Annenin canı gitmek üzereydi. O, bu denli derin ve anlamlı bakışları ile, sanki Mehmet Efendi’yi de götürüp gidiyordu. Bir süre sonra bakışlarında son derece bir merhamet ve şefkat görüntüsü belirdi. Yalvaran bir eda ile kendisinden cevap bekleyen nur evladı Mehmet’e ağırdan ağırdan son olarak şu sözlerini söyledi.
“Nur oğlum, gül oğlum, feyizli Mehmet’im!, Senden razı da olurum, fakat bir şartla; evlenmek şartıyla!..”
Evet, Mehmet Feyzî Efendi’yi gece gündüz meşgul eden düşünce, işte annesine verdiği bu sözü tutamama ve bir türlü yerine getirememe endişesiydi.
Bu düşünce ile uykuya daldığı bir gece, kendisine evleneceği kız gösterildi ve tanıtıldı. Uyandığında bu rüyayı ilahî bir işaret kabul ederek, eşiyle dostuyla istişare ettikten hemen sonra evlilik işlerine girişti. Girişti girişmesine ama, piyasada akla hayale gelmeyecek türde tuhaf bir şey oldu. Uyuyan fitne birden bire tekrar alevlendi. Birilerinin üzerine sanki vazifeymiş gibi, bu işin kaygısı ve sorumluluğu düştü de;
“Eyvah, şimdi ne yapacağız, ne edeceğiz, nerelere gideceğiz, durup dururken nereden çıktı bu iş? Bu adam, evinin köşesinde oturup duran miskin, etraftan ve eşraftan kimsesi olmayan fakirin biri!.. Nasıl olur da, memleketin eşrafından ve çevresi geniş olan bir âileden kız alabilir! Olamaz, olmaz böyle şey. Böyle bir şeye asla izin veremeyiz. Bizim itibarımız var, bizim çevremiz var; nasıl olur da böyle bir sofu evlenmeye kalkışabilir!..” gibi akıl, fikir ve vicdanın kat’iyen algılayamayacağı ve bir türlü kabullenemeyeceği abuk sabuk sözler söyleyip nice nice deliliklere, iftiralara ve zulümlere başvurdular.
Öyle insanı çileden çıkartan densiz ve dengesiz işlere giriştiler ve öyle saldırgan hale geldiler ki, hakkında; “Bu adam delinin biridir!” yaygarasını ve iftirasını çevreye yaymak ve dolayısı ile insanları ondan uzak tutmak için yoğun bir kampanya başlattılar.
Feyzî Efendi, başına yeni bir iş açmıştı. Yepyeni ve çok büyük bir imtihana girmişti. Herkesin ağzında, Feyzî Efendi’nin kırk altı yaşında olduğu halde, genç bir kızla evleneceği konusu vardı. Bu olaydan herkes kendine göre bir mana çıkartıyor ve bu yöndeki düşüncelerini de yalan yanlış piyasaya sürerek, ortalığın daha da allak bullak olmasını sağlıyordu.
Bir sakız gibi, her gittikleri her oturdukları ve her buluştukları yerde hep, Feyzî Efendi’yi çiğneyip, çekiştirip durdular. Kimisi sevgi ve aşkından, kimisi de nefret ve kininden...
Öyle ya! Kolay mı, Allah Teâlâ’nın hoşnutluğunu ve beğenisini elde ederek Cennet-i A’lâ’nın tâ üst köşelerinde yer almak?!..
Feyzî Efendi şunu çok iyi biliyor ve bu bilgi ile de tavrını ona göre belirliyordu ki; Allah’ın, kulları için hazırladığı bir çok dereceleri, bir çok ikramları ve ihsanları, ancak ve ancak çok çetin imtihanlarla kazanılabilir ve elde edilebilirdi. Bunun için gâyet sakin olmaya çalıştı, paniğe kapılıp yanlış bir iş yapmaktan sakındı. Üzerine lazım gelenleri büyük bir sabır ve son derece bir olgunlukla yerine getirmeye girişti. Gizlice Ankara’ya giderek Numune Hastanesi’nden, biraz sıkıntılı da olsa adam akıllı, deli olmadığına dair kapı gibi bir rapor aldı ve savcılığa takdim etti.
Münafıkların ve fesatçıların her zaman olduğu gibi bu sefer de çabaları boşa çıktı ve nihayet kutlu bir düğün yapılarak mutlu bir güne erişildi.
Feyzî Efendi’nin bu mübarek evliliğinden pırlanta ve nur topu gibi dördü kız, biri oğlan olmak üzere beş çocuğu oldu. Allah (c.c) cümlesinden razı olsun, gönülleri ve kafaları nurlarla, feyizlerle ve bereketlerle dolsun.
Üstadı Bedîüzzaman Efendi’nin Ölümü
Şu garip insanın yaşamı, nice mutluluklarla dolu kavuşmalara ve nice hüzünlerle dolu ayrılıklara sahne olur. Feyzî Efendi anlatılan ölçüler içerisinde dünyanın güzel, hoş ve gayet tatlı yanlarından biri olan evlilik gibi mutluluklarla dopdolu kutlu bir mevsim yaşıyordu. Ama mevsimler durucu değildi.  Yalan dünyanın günleri gibi, ayları ve seneleri de uçup gidiyordu. Zaten yaşamın mutluluk dolu yanları çarçabuk geçiverir. 1960 senesi Mart ayına rastlayan bir Ramazan ayıydı. Pek kıymetli eşi ve yakın dostlarının eşliğinde nurların, feyizlerin tüm ilahi coşkuların ve rahmetlerin sarmaş dolaş olduğu tatlı mı tatlı, güzel mi güzel, eşsiz bir kadir gecesi yaşıyordu. Daha kutlu gecenin mahmurluğunu üzerinden atmamıştı ki, gecenin yarısı geçmiş, saat üçü gösteriyordu. Gönül âleminde şehir cereyanlarının kesilmesine benzer ani bir kopukluk hissetti. İçinde huzurla beraber yanık bir burukluk belirdi. Nur göğsüne sanki bir ateş parçası düşmüştü. Kafasında, kendisini ilgilendiren çok önemli bir hadisenin meydana geldiği olgusu belirdi. Nihayet tüm sabrıyla tesbih, zikir, fikir ve tilavetle doldurduğu kadir gecesinin sabahına çıktı. Vakit çok geçmedi ki pek sevgili üstadı Bedîüzzaman Said Nursî Efendi’nin Urfa şehrinde sahur vakti saat üç sularında aziz ruhunu Yüce Allah’a teslim ettiği haberini aldı. Tâ gönlünün derinliklerinden doğru bir  “Aaahh!” çektiler... Gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar akarken, kutlu dillerinden de şu mübarek sözler dökülüyordu: “İnnâ lillâh ve innâ ileyhi râciûn : Kuşkusuz biz Allah’ın kullarıyız ve hiç şüphesiz biz ona dönücüleriz!”
Ulu Allah’ın O eşsiz cengâveri, O kutlu savaşçısı Nur Alperen böylece seksen üç yıllık mübarek ömrünü tamamlamış; tam bir kalp huzuru ile Râhman’ın sonsuz rahmetine 23 Mart 1960 tarihinde kavuşmuştu.
Yüce Allah O muhterem uluyu nurlar, feyizler ve rahmetler içerisinde kabrinde yatırırken kutlu şefaatlerinden de bizleri mahrum etmesin. Amin!

1960 İhtilali ve Sıkıntılı Günler

Günler tüm tatlılıkları ve neşeleri içerisinde sürüp gidiyordu. Nihayet takvim, yıl olarak 1960’ı gösteriyordu. Ortalık birden değişti ve mevsim, zulüm ve zorbalık yönüyle yine kışa dönüştü. İhtilal yapıldı ve yönetim, askeri bir kadronun eline geçti. Çevrede uyuyan yılanlar, tekrar uyandılar. Ağızlarını ve burunlarını, dürüst ve son derece dindar insanların namuslarına soktular. Aslı astarı olmayan, belli bir temele ve gerçeğe dayanmayan iftira ve yalanlarını, birer ihbar olarak, devrin ihtilal komitesi adına yönetim ve denetimi eline geçirmiş olan idarecilere ilettiler. Bunun sonucu olarak, Feyzî Efendi Hazretleri karakola alınarak, on gün kadar gözetim altında tutuldu. Bundan sonra ise otuz dört gün, sabahlı akşamlı (saat 09.00 ve 17.00’de) kaçak olmadığına dair (ısbât-ı vücût için) karakola imzaya çağrıldı.

Fitnelerin Getirdikleri ve Götürdükleri

Bu fitne kasırgası da, mânevi geliri bol olarak Efendi Hazretleri’nin üzerinden gelip geçti.
Kimisini içine aldı götürdü; kimisine de ötelerden, melekler ve yüce ruhlar âleminden müjdeler getirdi.
İşte her hadise böyledir. Bir taraftan alır, bir taraftan verir. Bir tarafa rahmet olur, diğer tarafa azap. Birileri sabreder, kazanır. Birileri azar, kaybeder...

Hayatın Sevgi ve Aşk Mevsimi

Feyzî Efendi Hazretleri verdiği kutsî dersleri, yaptığı hikmetli sohbetleri, okuduğu ve okuttuğu Yüce Yaratıcı’nın Kur’an âyetleri içerisinde tam anlamı ile pişmiş ve aşk ateşi ile bir güzel yanmıştı. Canlı cansız her ne varsa, O'nun sevgi deryasında bir balık misali yüzüp duruyor ve son derece ilahî bir huzura erişiyordu. Eski düşmanları, -Kur’an’ın şu buyruğunda belirtildiği veçhile- hainliklerini, kin ve düşmanlıklarını terk ederek hepsi de dost olmuştu.
“O vakit, Allah’tan bir rahmet sebebiyle onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılıp giderlerdi. Şu halde onları affet; bağışlanmaları için dua et ve iş (Allah rızasına uygun olarak yürütülen yönetim) hakkında onlara danış (görüş ve düşüncelerini al, gerekli istişareni yaptığın, en doğruyu bulduğun kanaatine vardığın ve sonra) kararını verdiğin zaman da, artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”
Her biri, birbiriyle anlaşmış gibi gruplar halinde geliyorlar, kendisinden af ve bağış diliyorlardı. Yanıldıklarını, burunlarının dibindeki ve gözlerinin önündeki merhametler çınarını ve feyizler pınarını, lanet şeytanın ve aşağılık nefsin hile ve düzeni yüzünden fark edemediklerini söyleyerek, acıklı acıklı pişmanlıklar sergiliyorlar ve hoş görülmelerini istirham ediyorlardı.
Feyzî Efendi  de onları, Yüce Allah’ın buyruğundaki emirleri doğrultusunda bağışlayarak, sevgi ve şefkatle kucakladı. Onları öyle sardı ve öyle kucaklayarak karşıladı ki, sanki aralarında, hiçbir zaman hiçbir tatsızlık olmamış gibi, kendileriyle ahbaplık ve yârenlik etti. O, bu güzelim neticeyi, Yüce Allah’ın şu âyetlerindeki buyruğuna uymak suretiyle kazandı.
“Sen, kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Biz onların yakıştırmakta oldukları şeyi çok iyi bilmekteyiz.”
“İyilikle kötülük bir olmaz. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde sav. O zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak (hayırdan ve güzellikten yana) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.”

Hubbîlik Mesleği

Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım,
Sevelim, sevilelim;
Dünya kimseye kalmaz.
Derviş Yunus’un bu güzelim dizelerinde de belirttiği gibi, Feyzî Efendi de insanoğlunu her ne türde olursa olsun “Yaratanın hatırına” olmak üzere sevmeyi ve saymayı gaye edinmişti. İnsanı başarıya götürecek ve Yüce Allah’ın rızasına erdirecek en kısa yolun, yine kendi cinsinden olan insanlarla diyalogdan ve onlarla güzel geçinmekten geçtiğini pek âlâ biliyordu.
İnsanı gerçek olgunluğa ulaştıran iki ana değer vardı: Bunlardan biri sabır, diğeri şükürdü. Her iki değer de insanlarla olan münasebet içerisinde görülmekte ve en mükemmel anlamda kendini ortaya koymaktadır. “Sabır” cevheri, insanlardan gelen ezalara ve cefalara, fitne ve fesatlara, olumlu bir tavırla karşı koyarak ve göğüs gererek elde edilmektedir. “Şükür” cevheri ise, onlardan gördüğü olumlu davranışlar, iyilikler ve güzellikler karşısında, onlarınkinden daha güzeli ve daha üstün bir karşılıkla yaklaşımda bulunarak, gönüllerini ve memnûniyetlerini kazanmakla elde edilir. Peygamber (S.A.V) ‘in şu buyruğu bu gereğe işaret ediyor. 
“İnsanlara (gördüğü iyiliklerden ve güzel davranışlardan ötürü) teşekkür etmeyen, Allah’a da teşekkür (hamd ve şükr) etmiş olmaz.”
İşte Feyzî Efendi, her iki cevheri de en güzel  bir yolla kazanabilmeyi hedef edindiği ve bu meyanda “en güzel yolun” ne olabileceğini düşündüğü bir zamanda sevme ve sevilme yolunun tipik bir adı olan HUBBÎLİK’ten ibâret olduğunu gördü ve bu hikmetli gerçeği hayatına nakşetti. Çevresinde yer alan kimselere mesleğinin ve meşrebinin “hubbîlik” olduğunu ilan ederek bununla dünya ve âhiret yaşamının çok çok önemli şu iki temel taşına işaret ediyordu.

  1. Gerçek dînî hayat, sevmek ve sevilmekten ibarettir.
  2. Bundan sonra insanlar iyi bilsinler ve anlasınlar ki, Feyzî Efendi topluma açılımında, onlarla olan sosyal münasebetlerinde adı geçen meşrebini yani “hubbîlik” mesleğini uygulayacaktır. Öyle ise sözlerini ve davranışlarını bu ölçüye ve bu şablona uygun olarak değerlendirsinler de, yalan yanlış anlamlar çıkartıp, toplumu fesada vermesinler.

Hayvanlara Olan Sevgi Bağı
O'nun sevgi âlemi ve aşk deryası o kadar geniş ve o kadar derin idi ki, bu meyanda O'nun yurdunda kediler, köpekler, kurtlar ve kuşlar, atlar ve eşekler, hatta ve hatta belki inanmakta güçlük çekeceksiniz ama pireler ve tahtakuruları bile âşıklık ve ma’şukluk, Leylâlık ve Mecnûnluk türküleri söyleyerek, kendi yapılarınca türlü türlü danslar yapıyorlardı.
İşte bu ince sır ve derin gerçekten ötürü, hapishanelerde yattığı günlerde, tahta kurusu ve pireler, herkesi harıl harıl ısırdıkları ve canlarını yaktıkları halde, O’na hiçbir zarar vermediler. İnsanlar  pire ve tahta kurusu sürülerini değişik yollarla defetmeye çalışarak, gecelerini uykusuzluk ve huzursuzlukla geçirirlerken, Feyzî Efendi  Hazretleri yatağında mışıl mışıl uyurdu. Yorganı ve yastığı tahta kuruları ile dopdolu bir vaziyette iken, sanki türlü türlü desenlerle işlenmiş gibi çok güzel bir görünüm arz ederdi. Uyandığı zaman yatağını toplarken, onların canlarını yakmamak için hafifçe silkeleyiverirdi. Olan bitenlere bir türlü akıl erdiremeyen arkadaşlarına esprili bir dille şunları ifade ederdi; “ Hayvanlar, böcekler ve bitkiler dahi sevilmeyi bilirler. Onun için ben onlarla hubbîlik tesis ettim; bana hiçbir zarar vermezler!..”

Sevgiler Sultanı

Evet, sevgi işte böylesine muazzam bir güç ve ruhları coşturan çok gizemli bir iksirdir. Kim bu görkemli güce sahip olur ve onun coşkunluklarıyla dopdolu olan esrarlı ve büyülü kadehinden içerse, kâinat içerisinde dengine pek az rastlanan bir sevgi sultanı olur.
İşte Feyzî Efendi anlatılan türde böylesine bir sevgi sultanı idi. Artık bütün sıkıntılar ve acılar sadece ve sadece hatıralarda kalmış; zevkleri ve sefaları ise gücünü ve etkisini gösterip durmaktaydı. Etrafı huzur ve sükuna boğulmuş, maddi durumu da belli bir yönde rahata kavuşmuştu. Bütün bunlara karşın Yüceler Yücesi’ne görkemli bir şükür yapmalıydı. Huzurunda baş koyup, her şeyiyle O’na yönelerek bir güzel tapmalıydı.

Hac İbadeti

Bütün bu özellikleri ve güzellikleri, bünyesinde küçücük minyatürler ve türlü türlü örnekler şeklinde barındıran ancak kutlu ve kutsî hac ibadeti vardı. Öyle ise Feyzî Efendi, bu görevi de vakit geçirmeden yerine getirmeliydi. Hac ibadeti, İslâm Dini’nde bir zirve idi. Feyzî Efendi de mânevî gelişimi ile, bu zirvede yerini alacak konuma gelmişti. Mânevî zirvesini ve şahîkalara eriştiği gerçeğini meşru bir zeminde herkesin görmesi ve bilmesi gerekiyordu. İşte Hac ibadeti, bunun adı geçen meşru zemini idi. Hem Hac ibadeti, İslam Dini içerisinde bir müslümanın mânevî gelişiminde takip ettiği yolun “bitiş” noktasıdır. Kişi bu görevi hakkıyla ve layıkıyla yapmakla, yolun sonuna geldiğini belgelemek ve bir tür pekiştirmek ister.
Feyzî Efendi Hazretleri adı geçen kutlu ve kutsî ibadeti bir an evvel yerine getirmeye âmâde idi. Fakat O, her işinde; ister dünyevî olsun ister uhrevî, hep ilahî bir işaret görmek isterdi. Bu işareti görmeden hiçbir işe atılmaz ve girişmezdi. Çünkü O'nun bulunduğu yüksek mertebe bunu gerektiriyordu. Vezirler, padişahın izni olmadan evine bile giremez. Ama dağ başında yaşayan bir çoban öyle mi? Onun için, böyle bir izin söz konusu olamaz. Çünkü o, onun yanında değildir. Her işaret, bir beşaretin habercisidir. Beşarete (müjdeye), işaretsiz erişmek mümkün değildir. Onun için bir süre bekledi durdu.

İşaret Niçin Beklenir

Mânevî açıdan Allah’ın Zatı’nı (kendisini), Kâbe temsil etmektedir. Onun için Kâbe’ye varmak ve onunla sarmaş dolaş olmak, bir liyakat ve bir ehliyet işidir. Orada kabul görmek de var, kovulmak da. Yüzünün karası ve kalbinin pası ile geriye dönmek de var, kabul görüp yüzünün akı ve gönlünün pakı ile nurlara ve rahmetlere erişip gelmek de!..
İşte bunun için, özel bir çağrı bulunmalı ve hususî bir davete mazhar olmalıydı. Aksi takdirde, layık olduğu ve uygun görüldüğü haberini almadan, emrivaki yaparcasına ve “ben geldim!” dercesine, edepsiz bir harekette ve küstahça bir davranışta bulunmuş olurdu...

Beklenen İşaret Geliyor

1965 yılının bir Eylül ayı idi. Görevinin doktorluk olduğunu belirten, Ziya isminde bir Arap çıkageldi. Adam, son derece sevgi ve saygı ifade eden tavırlar içerisinde Feyzî Efendi’ye bir paket uzattı ve bir elçi edası ile şunları söyledi: “Bu paketi size Medîne-i Münevvere’de Hz. Peygamber’in mübarek kabrinin baş türbedarı 120 yaşındaki Cafer-i Sadık Efendi gönderdi. İçerisinde Hz. Peygamber’in bizzat kabrinden alınmış bir miktar toprak, Peygamberimizin kendi mübarek elleriyle diktiği mucize hurma ağaçlarından yapılmış bir tesbih, biraz hurma ve biraz da zemzem var. Hususî selâmlarını da iletmemi söylediler. Sizden de hususî duanızı istirham ettiler. Lütfen, kabul buyurunuz Efendi Hazretleri!..”

İlk Hac Medine Yoluyla

Feyzî Efendi Hazretleri sevinçlere ve mutluluklara gark olmuştu. Zira istenilen ve beklenilen özel davet gelmişti. Hem de nasıl ve tâ nerelerden! Artık hiçbir gönül karışıklığına ve arzu dolaşıklığına sebep kalmamıştı. Hemen hazırlıklara başladı ve 1966 yılının Mart ayında, Medîne yolu ile ilk hac vazifesini yerine getirdi.
Medine’ye vardıkları ve Hz. Peygamber’in kabrini ziyaret ettikleri ilk günde, adı geçen muhterem türbedar Cafer-i Sadık Efendi hakkında araştırma yaptı; fakat maalesef bulamadılar. Çünkü O, daha önceden vefat etmişti. Allah Teâlâ rahmet eylesin, âmin!

İmam Hatip Lisesi Talebeleriyle Tanışması

İkinci Haccını da 1970 yılında tamamladı. Bu arada, ilk olarak İmam Hatip Lisesi talebeleri kendisini tanıma şerefine eriştiler. İlmiyle, irfanıyla, edep ve ahlakıyla, onların ilgisini ve sevgisini kazandı. Onlar da, değerli şahsından istifade etmek için, kendisine ta’lim görmek istediklerini belirttiler. O da, o güzel talebelerin bu yöndeki gayet anlamlı, gerekli ve saygıdeğer isteklerini memnuniyetle kabul etti ve onlara en güzel bir üslupla uzun yıllar Kur’an dersleri gösterdi.
Tabiî ki bu arada, halka da kapısını açmış, gelen ve gidenlerle meşgul olup duruyordu. Onlara, en güzel gönül alıcı, akıl ve fikir derinliği bahşeden sohbetler yaptı ve dersler verdi.

O Sırada Dünyada ve Ülkemizde Durum

Yine bu arada dünyada, özellikle kendi yurdumuzda tam bir terör ve müthiş bir anarşi havası ve kargaşası meydana getirilmişti. Gün be gün dozunu da artırarak devam ediyordu. Siyasî ortam da, adı geçen atmosferden oldukça etkilenmiş ve bir yay gibi mensuplarını gerdikçe germişti. İnsanlarımız çeşit çeşit kamplara bölünmüşler, akrabalık, dostluk ve arkadaşlık bağları iyiden iyiye kopmaya yüz tutmuştu. Dünyanın hemen hemen tüm toplumlarını, çeşitli türleriyle komünistlik, siyonistlik, masonluk ve kapitalistlik gibi nice, şeytanî otoriteyi ifade eden sapık ve sinsi fikirler kucağına almış, tüm gücüyle ezesiye sıkmakta ve inim inim inletmekteydi.
Öğrenciler, memurlar, işçiler, esnaf ve halk tabakası yaşanan ortamdan oldukça tedirgin ve geleceğinden de gayet ümitsizdi. Birçok milli  ve manevi yüce düşünceler ve kutsal duygular nerede ise sönmek üzereydi.
İşte Mehmet Feyzî Efendi, bu ortamda dahi onları yalnız bırakmayarak; donuk, sönük, ümitsizlik ve çaresizlik içerisinde kıvranmakta oldukları dünyalarına da el atmış ve saadetler bahşetmiştir. Eline Kur’an’ın elmas kılıcını, gönlüne insanlık sevgisinin çelik kalkanını, altına da Türk Milliyetçiliği Ülküsü’nün şahbaz atını alarak, onları her yönüyle kuşatmış olan karanlık ve huzursuzluk canavarlarının üzerlerine saldırmıştır.
Bir mana cengâveri olarak Feyzî Efendi Hazretleri, adı geçen her türlü huzursuzluğun ve güvensizliğin iman kılıcıyla başını koparıp, ölüler vadisine fırlatıp atmıştır. Bu sayede, içerisinde yaşadığı toplum, adı geçen fitneler ve fesatlardan genel anlamda korunarak, mesut ve bahtiyar olmuştur.
İşte bütün bu görkemli halleri ve vaziyetleri, tam olarak toplumu içerisinde görmek, bulmak ve hakkıyla yaşamak isteyen Feyzî Efendi Hazretleri, onları özellikle  aşağıda ana başlıklarını belirttiğimiz açılardan uyarmaktaydı.

Anarşiye ve Teröre Karşı Uyarıları

1. Anarşinin kökü dışarıdadır, Ebû Cehil karpuzuna benzer. Dışardan beslendiği kaynaklar kesilirse, memleket içindeki kolları da kendiliğinden kuruyacaktır.
2. Kökü dışarıda olan cereyanlara, görüntüsü nasıl olursa olsun, asla iltifat etmeyiniz.
Milli  bünyemiz, ferdî (kişisel) bir bünye gibidir. Eğer bünye kendi kanını, kendi içerisinde üretirse, ne âlâ. Aksi takdirde, dışardan alacağı kan, bünyesine ya uyar ya uymaz. Uysa da ne zamana kadar dışardan alacağı kanla yaşayabilir?..
3. Anarşi itaatsizliktir. Kanun ve nizam tanımamaktır. Halbuki, meşruiyet dairesinde daima kanuna ve nizama uymak gerekir. Başta, Allah’ın Kitabı’na ve Peygamberimizin sünnetine uymalıyız.
İçimizden meşruiyet yoluyla marufla emreden, münkerden nehyeden (iyi ve güzel şeylerin yapılmasını isteyen, kötü ve çirkin olan şeyleri yasaklayan) âmirlere de itaat lazımdır. Tâ ki, anarşiye kapı açılmasın.
4. Büyükler, küçüklere sevgi ve şefkatle, küçükler de büyüklere saygı ve edeple yaklaşmalıdır. Küçükler, büyüklerin kazandıkları tecrübelerinden, ilim ve irfanlarından istifade etmeli; büyükler de şefkat kanatlarını gererek, sabır ve sebatla, görgü ve bilgilerini bir miras olarak, onların dünyalarına aktarmalıdır.
5. Yeni nesil olan gençliği, daima ileriye dönük olarak yeni imkânlarla; yeni bilgiler, yeni görgüler, yeni fen ve teknik usullerle hazırlamalı; sadece geçmişin mirası ile yetinmemelidir. Unutulmamalı ki, yeni nesil, daima yeni ve gelecek dönemler için yaratılmış ve bu dönemde görülecek ve yaşanacak şeylere kolayca adapte olabilecek özelliklerle donatılmışlardır.
6. Vatanı ve milleti daima sevmeli ve bu yüce değerlere, samimiyet ve sadakatle hizmet etmelidir. Şu da asla unutulmamalıdır ki, her suç ve her hata unutulabilir ve bağışlanabilir ama, vatana ihanet suçu asla ve katiyen unutulmaz ve bağışlanmaz. Bilakis nesilden nesle intikal eder ve sahipleri lanetle anılır.
7. Bu vatana ve millete hizmet etmek, dinin, vatanın ve milletin yüceltilerek şahikalara çıkarılması ancak ve ancak şu üç esasa, özenle ve önemle uymaya bağlıdır.

  1. Gerçek milliyetçilik fikri (ırkçılık değil).
  2. Hanefî Mezhebi (mezhepçilik değil).
  3. Ehl-i Sünnet inancı (kırıcı ve aşağılayıcı değil).

Bu üç esası birbirinden ayırt etmeden, tam tersine birbirine özenle, ölçü ile karıştırarak ve aralarını uzlaştırarak yol almaya ve gelişmeye çalışmalıyız. Çünkü adı geçen esasların dışında kalan düşünceler, bu milletin özüne ve töresine uymaz. Öze ve töreye ters düşen şeyler yapıcı değil, yıkıcı olur. Bizler ise yapmaya ve onarmaya çalışanlarız, yıkmaya ve bozmaya değil!...
8. Kendi insanlarımızla tartışmaktan, itişip kakışmaktan şiddetle sakınmalıyız. Meşruiyet sınırları içerisinde herkesin fikrini ve inancını hoş görüp, sevgi ve saygıda kusur etmemeliyiz.
Aksi takdirde paramparça olur, gücümüzü ve etkinliğimizi kaybederiz. Tabiî ki, bu durumda hem kendi içimizdeki, hem de milletler arasındaki saygınlığımızı kaybederiz.
9. Her nerede olursa olsun, hakkın ve haklının yanında yer almalıyız. Asla gücün ve güçlünün, paranın ve mevkinin yanında yer almamalıyız. Zira bu durumda, hukukun ve adaletin, huzurun ve saâdetin yok olmasına ön ayak olmuş oluruz.
10. Dünya ve âhiretle ilgili olarak, bütün toplumsal kavgaların, huzursuzlukların, dehşet ve vahşetlerin, cehalet ve sefâletlerin yegâne kaynağı, Yüce Yaratıcımızın kutlu ve nurlu kitabı Kur’an-ı Kerim’den, yani O'nun eğitim ve öğretiminden mahrum kalmamız ve kutsi uyarılarından uzak durmamızdır. Çünkü O, sönmeyen ebedi bir ışıktır. Zira O, hem bedenin ve hem de ruhun yücelip, ebedîleşme sürecine girmesini ve cennet niteliklerine bürünüp, ruhanî varlıklarla bir tür bütünleşmesini sağlayan ve değişik tekniklerle, bunun yollarını gösteren ve içerisinde asla hiçbir kuşkuya yer vermeyen yegâne ilahî nitelikli kitaptır.
O, uzay ötesine ait sırları ve hikmetleri taşıyan hakikatler manzumesidir. İnsanlar O'nun dış yapısı olan cümlelerini tekrar tekrar okuyarak, bitmek bilmeyen gizemler dolu büyüleyici bir zevki, manevi bir melodi havası ve atmosferi içerisinde yudum yudum tadarlar.
Akıllar ve gönüller ise O'nun iç yapısının derinliklerine, düşünme, hatırlama ve hayal etme yolu ile dalıp giderek, sonu olmayan bir ilimler ve marifetler deryasına açılırlar. Bu sonsuzluk deryasında da, doyumu mümkün olmayan, kutsî cevherlerle yüklü mübarek mana rızıklarına erişirler.
Bütün bu incelikler ve kıymetli zevklerden dolayı Kur’an âşıkları, ne O’nun dış yüzü olan kelime ve cümlelerinden ve ne de iç yüzünü oluşturan manâlar âleminden vazgeçebilirler. Bir eli yüzeyde, bir eli derinlerde, bir gözü dışarıda bir gözü içerde, bir adımı ötede, diğer adımı beride olmak üzere ilerler dururlar. Ne onu bırakabilirler, ne de bunu. Dışı ile dışlaşır, içi ile içleşirler. Sonunda hem dışı mükemmel, hem de içi mükemmel, inanmış, yücelmiş, arınmış ve olgunlaşmış bir insan olup çıkarlar.
İşte, Allah’ın istediği, dinin aradığı ve Hz. Peygamber’in (S.A.V) tebrik ve taktir ettiği gerçek insan tipi, böylesine bir yapıdan ve özellikten ibarettir. Yüceler Yücesi Rabbimiz, milletimizi bu özellik ve tipteki insanlar ile güçlendirsin ve zenginleştirsin, âmin!..

Kastamonu Sevgisi

Feyzî Efendi, şimdiye kadar anlatılanlardan da anlaşılacağı üzere, dini için olduğu kadar, vatanı ve milleti için de delicesine bir sevgi ve tutku besliyordu. Özellikle içinde doğduğu, büyüdüğü, ilim ve irfan sahibi olduğu Kastamonu için apayrı bir sevgiye ve çok değişik bir bağlılığa sahipti. Sanki Kastamonu bir derya, O da bu deryanın nazenin bir balığı idi. Balık suya nasıl kanmıyorsa, O da Kastamonu’ya bir türlü doyamıyordu. Çünkü O, Kastamonu’yu hem dinî ve hem de millî  yönden olmak üzere iki farklı bakış açısıyla seviyor ve sayıyordu.
Seviyordu, çünkü O’nun bağrında on yedi bin evliya yatıyordu.
O’na delicesine bağlıydı. Zira O’nu küçük bir Medîne-i Münevvere (Hz. Peygamber’in yatmakta olduğu nurlu şehir) olarak görüyordu. O’nun çok kıymetli mânevî bir yönü olduğuna da şu sözleriyle işaret ederlerdi: “Taşıyla toprağıyla mübârektir bu Kastamonu; Mekke silsilesine bağlıdır. Buradan oraya yol vardır.”
Pek çok kez, o dönem içerisinde halktan gördüğü sıkıntılar ve fitneler karşısında, yerleşmesi için İstanbul, Bursa ve Konya gibi büyük ve kutsiyeti olan şehirlerden ısrarla davetler almasına rağmen, Kastamonu’ya olan sevgi ve saygısından dolayı bütün bu teklifleri geri çevirdi.
Millî  yönden de ona çok farklı bir sevgisi ve ilginç bir bağlılığı vardı. Çünkü İstiklâl Harbi’nde Çanakkale’de, nüfus oranına göre en çok şehidi Kastamonu vermişti.
Yine şu da kesin bir vakıadır ki, Kastamonu’da, Yemen topraklarında dedelerinden şehit vermeyen bir aile hemen hemen yok gibidir. Tabii ki, Kafkaslar ve Balkanlar da bu hesabın dışında değildir. Oralarda da durum yukarıda verilen oranlardan farksızdır.
Burada sözü edilen şehitler, öyle sıradan şahsiyetler değildi. İstiklâl Harbi’ndekilerin hemen hemen tümü, orta tahsilli olup, askerde kendilerine onbaşı, çavuş ve sâir subaylık rütbeleri verilen seçilmiş genç ve dinamik delikanlılardan oluşuyordu.

Millî  Heyecan ve Millî  Gurur

Feyzî Efendi, bütün bunları iftiharla ve heyecanla anlatırken öyle bir vaziyet ve öyle bir pozisyon sergilerdi ki hiç sormayın! O'nun gayet ciddi ve son derece görkemli görünen bu yöndeki ululuk pozisyonuna “Millî  Gurur” dersek, her halde hata etmiş olmayız.

Kastamonu’ya Nazar Değdi!

Feyzî Efendi, Kastamonu’nun eskiden, her yönüyle mazbut ve muhafazakar (sağlam ve tutucu) bir özelliğe sahip olduğunu, ama O’na her nedense nazar değdiğini belirtirdi. Şu durumda üzerine bir tür ölü toprağı serpildiğini, fakat günler ilerledikçe ve içerisindeki olumsuzlukları attıkça arınacak, gaflet uykusundan silkindikçe kendine gelerek, yepyeni bir diriliş ve yepyeni bir şahlanışla, eski günlerinden ve yönlerinden daha canlı ve daha görkemli bir yapıya sahip olacağının müjdesini verirdi.
Toprağının mânevî bereketinden ve velilerinin yüce himmetinden dolayı, Kastamonu’ya hiçbir düşmanın ayak basamadığını ve genel olarak da, âfetlerden korunduğunu dile getirirdi.
Köylüsüyle kentlisiyle, halkının son derece saf, temiz ve gayet cömert yaratılışlı bir Türk evladı olduğunu ifade ettikten sonra, bu güzel niteliklerle bezenmiş bir toplum içerisinde yaşamaktan ve ayrıca onların bir ferdi olmaktan onur duyardı.

Kâbe Toprağı ve Zemzem Suyu

Hz. Pîr Şeyh Şaban Efendi Hazretleri’ne son derece sevgi ve saygı besler ve bu yöndeki gönül bağını, Cuma ve Bayram Namazları’nı O'nun adıyla anılan, yanı başındaki camide kılmak ve sonra da mübarek türbesini ziyaret etmek suretiyle belgelendirirdi.
Dergâhın hemen yanında yer alan “asa suyu”na da, mübarek gözüyle bakarak onun, kutluluklar şehri Mekke’deki Zemzem Suyu’nun bir şubesi ve bir kolu olduğunu ifade buyururdu.
Bu konuda anlayış ve kavrayış zorluğu çekerek tereddüt gösterenlere de şu yönde açıklamalarda bulunarak onların akıl ve mantıklarını bir güzel ikna ederlerdi:
“Peygamberlerin ve evliyanın toprakları, Kâbe-i Muazzama toprağıdır. İnsanoğlu, toprağı nereden alındı ise, bir vesile ile sonunda oraya gömülür.
Nuh Tufanı olunca, Kâbe ve O'nun çevresinde yer alan Zemzem kuyusu da yıkılmış oldu. Kâbe, toprağıyla; Zemzem de, suyunun kaynağıyla yeryüzünün değişik bölgelerine, Allah’ın dilediği şekilde dağıldı.
İşte, manevi şahsiyeti büyük bilinen ve öylece inanılan muhterem zatların, farklı farklı yerlere gömülmeleri ve onların çoğunun yanı başlarında Zemzem niteliğinde mübarek bir suyun “asa suyu” adı altında yer almasının sebebi budur!”

Zirvedeki Kemal Bayrağı

Yüceler Yücesi Allah’ın, varlık âlemine açılımı ve kendisine ait sonsuz güzelliklerin ve eşsiz yüceliklerin yaratılmışlar üzerinde teşhiri ve onlar içerisinde, özellikle insan türüne birer buket misali takdimi, üç ana mertebe üzerinde olmaktadır.

  1. Zât-ı Akdes (öz varlığı) mertebesi.
  2. Sıfât-ı Ulyâ  (en yüce nitelikler) mertebesi.
  3. Esmâ-i Hüsnâ (en güzel isimler) mertebesi.

Aynı sır ve aynı yüce hikmetten dolayı, ilâhî buyruklarda da sorumluluk açısı, bu üç dereceden ve bu üç kutsî boyuttan ibaret görülmüştür.
Her derece ve her boyut, bir yüce makama geçişin ve yeni bir aşama kaydedişin alâmetidir. Bu aşamalar ve boyutlar, adı geçen ilâhî buyruklar meydanında ve hukukî işlemler zemininde şu şekilde ifade olunmuştur.
1. Farz boyutu. (Doğrudan Allah’a yöneliş ve doğrudan Allah’tan alış mertebesi.)
2. Vâcib boyutu. (Arada bir başka mertebe vasıtasıyla ilâhî alışverişin sağlandığı derece.)
3. Sünnet boyutu. (Resûl-i Ekrem’in bizlere, kendisince armağan ettiği esaslardan doğru ilâhî yönelişimizin oluştuğu mertebe ve açı.)
Feyzî Efendi bu üç ana mertebe üzere, hac ibadetini tamamlamak maksadıyla 1976 yılında üçüncü ve son bir kez daha olmak üzere, kutsal topraklara gitti.
Bu kutlu ziyarette, Mekke ve Medîne’yi, Safâ ve Merve’yi, Arafat ve Mina’yı, Meş’ar-i Haram’ı ve  Mescid-i Hayf’ı, Bedir ve Uhud Vadileri’nin Nur ve Rahmet Dağları’nı, tâ derinliğinden doğru fışkıran manevî duyguları ile gözlemleme ve izleme imkanı buldu. Zemzeminden kana kana içme, hurmasından doya doya yeme nimetine erişti.
Hz. Peygamber’in (S.A.V) mübarek şerefli kabri ile şerefli minberi arasındaki Cennet Bahçesi’ne girip Yüceler Yücesi Rabbini özel bir ibadet ve özel bir dua ile anma lütfuna nail oldu.
Kâh akarak nehirlere, kâh coşarak çağlayanlara, kâh koşarak sellere, kâh uçarak bulutlara karışarak ve halden hâle, tavırdan tavra ve şekilden şekle girerek, yerinde bir türlü sakin duramayan Feyzî Efendi  Hazretleri, bu son haccı ile deryalara erişmiş, huzurlara ve sükunlara kavuşmuştu. Tıpkı deryaya kavuşarak, zevkiyle içerisinde bir tür kaybolup, onun sükûneti ile ancak karar kılan bir nehir misali, O da huzur ve kararlılık  makamında yerini almış oldu.
Bakınız, gönül adamlarının şâhı, sevgiler pîri, biricik Derviş Yunusumuz (K.S) bu güzeller güzeli hal ve vaziyeti ne de güzel terennüm etmişler:


                               Elhamdülillah
Haktan gelen şerbeti, içtik Elhamdülillah.
Şol kudret denizini, geçtik Elhamdülillah.
Şu karşıki dağları, meşeleri, bağları,
Sağlık sefalık ile, aştık Elhamdülillah.
Kuru idik yaş olduk, ayak idik baş olduk.
Kanatlandık kuş olduk, uçtuk Elhamdülillah.
Vardığımız illere, şol safa gönüllere,
Halka Taptuk mânisin, saçtık Elhamdülillah.
Beri gel barışalım, yâd isen bilişelim.
Atımız eyerlendi, eştik Elhamdülillah.
İndik Rum’u kışladık, çok hayr-u şer işledik.
Uş bahar geldi geri, göçtük Elhamdülillah.
Derildik pınar olduk, irkildik ırmak olduk,
Aktık denize daldık, taştık Elhamdülillah.
Taptuğun tapusunda, kul olduk kapısında,
Miskin Yunus çiğ idik, piştik Elhamdülillah.
Feyzî Efendi Hazretleri bu üçüncü ve son haccı ile sanki, yüce bir dağın zirvesine çıkmış, elindeki Kemal Bayrağı’nı (olgunluğun ve yüceliğin şahikadaki sancağını) oraya dikerek, “kazandım..., kazandım..., kazandım!..” diye, haykıra haykıra zaferini kutlayan bir adamın durumunu canlandırıyordu.
Yine bu kutluluk görevi sayesinde O, ibadetlerin derinliğindeki sırların ve Yüce Allah’ı en iyi ve en doğru tanıyabilme keyfiyetlerinin doruğuna çıkarak kâinatın ulu yaratıcısına kul olmanın, ne denli saygıdeğer bir mutluluk olduğunu âleme ilan etmiş ve onların manâ dünyasında, bu atmosferin güzelce tadını çıkarmıştır.

Hac İbadetinin Derinliğinde Yer Alan Mesajlar

Haccın dînî ibadetler içerisinde bir zirve ve bir son nokta olduğunu belirtmiştik. Bu zirvenin ve bu son noktanın insan ruhu ve vicdanında tecelli eden veya etmesi gereken daha nice yönleri ve yanları olmalıdır.
İşte bu yönler ve yanlar, haccın derinliğinde yer alan çok kutsî ve çok ulvî anlamlar olup, mutlaka algılanmaları gereken son derece ehemmiyetli mesajlardır.
Feyzî Efendi Hazretleri bu yönleri ve yanları, hacda son nokta olarak belirtmek ve bu yöndeki kutlu mesajları insanlara iletmek amacıyla şu türden anlamları, değişik beyanları ile vurgulayıp durmuştur.
Haç İçin Niyet: Kâinatın Sultanı’nı ziyaret etmektir. Yüceler Yücesi Rabbimiz, bir takım uyarıları ve çağrıları ile, kullarını yüce saltanat yurduna davet ederek, onlar içerisinden kendisinin kabul edeceği bir takım kimselerle çok özel bir görüşme yapacağını ilan etmiştir.
Kullarından bazıları da bu yöndeki ilanları duymuşlar ve gereken ölçüler içerisinde adı geçen davete uymuşlardır.
Bu kutluluk görüşmesi, yeryüzünün en hayırlı bölgesi olarak tâ ezelden beri tayin ve tespit olunmuş bir yer olan Mekke’de, (Allah’ın Evi “Beytullah” şeklinde isimlendirilen kutsal toprakta) temsîlî olarak gerçekleşecektir.
O'nun yüce ve mukaddes eli rolünü, Hacerü’l-Esved” “siyah taş” üstlenecek ve kişi buraya erişince, O'nu büyük bir saygı ile öpecektir.
Yüce Allah’ın Zâtı’nı ise Kâbe-i Muazzama temsil ettiğinden, kul bütün kara sevdası ile O’na sarılacak ve böylece yılların verdiği hasret ateşini vuslat neşesi ile bir güzel dindirmeye çalışacaktır.
Neticede, bu kutlu vuslatın verdiği sonsuz bir zevk ile kendisini tutamayarak, sevinç gözyaşlarına boğulacaktır.
İhrama Giriş: Dünya ve dünyalıkları arkasına atarak, Allah’ı ve O’na yakınlık yolunu tercih etmektir. Bunun için sırtındaki giysileri bırakarak üzerine, dünya şartlarını içermeyen, dikişsiz, yakasız ve nakışları olmayan beyaz bir örtü alacaktır.
Bu örtü, bir bakıma arınmışlığı, günahsızlığı, sadeliği ve mütevâzılığı temsil ederken, bir diğer bakıma da, dünya hayatından ölüm yoluyla ayrılanların üzerine örtülen beyaz kefeni andırmaktadır. Demek ki, ihrama giren, bir bakıma özel bir ölüm yoluyla, ahiret yurduna gitmeye hazırlanan kimse gibidir.
Mîkat Mahalli: Kainat Sultanı’nın saray sınırıdır. Ötesine izinsiz girilemez. Girildiği  zaman da, O'nun bölgesinde kendi arzu ve isteklerine değil, orada belirtilen esaslara ve kurallara uyulur.
Bu nedenledir ki, orada avlanamaz, bünyesindeki fazlalıklarla uğraşamaz. Eşi veya bir başkası ile cinsi münasebette bulunamaz, çevresinde yer alan yeşilliklere ve hayvanlara da herhangi bir zarar veremez. Buraya girmiş efendinin yapacağı tek şey, orasıyla burasıyla değil, sadece ve sadece gideceği yer ve bu yerin yoluyla uğraşması, yani hiçbir yan şeyle uğraşmayıp, doğruca Efendisi’nin Sarayı’na yol almasıdır. Bu yola uygun düşmeyen her türlü şeyden, hem görünüşte ve hem de iç yönünde Allah’a sığınır. Aksi takdirde vakit geçmeden cezaya çarptırılır.
Safâ-Merve Tepeleri Arasındaki Heyecanlı Yürüyüş: Allah’tan yine Allah’a kaçışın sembolik bir ifadesidir. Kulun Allah’tan başka (gerçek anlamda) bir sığınağı yoktur. O’ndan geleni yine O’nunla geçirmeye ve aşırmaya çalışır. Bir Safâ’ya bir Merve’ye koşmakla, Allah Teâlâ’nın Celâli’nden (öfkesinden, adaletiyle davranmasından, kahrından ve intikam alıcılığından) Cemâli’ne (lütfuna, keremine, rahmetine, affına, sabır ve hilmine) başvurmak ve sığınmaktır. Zira O'nun lütfunu da, öfke ve kahrını da kendisinden başka geri çevirebilecek bir başka güç yoktur ve olamaz da.
Saray’ın hemen çevresinde kâh ileri kâh geri koşup duran bu adam, arada sırada, sarayı temsil eden Kabe’ye doğru bakarak, Yüceler Yücesi Sultan’ın kendisine, “buraya gel!” deyip demediğini kontrol eder. Yeşil işaretli direklerin yanına gelince, O Yüce Sultan’a bakarken heyecanlanır ve birden hızlanır. Her gidiş gelişinde yeşile bakarak “geç” ışığının yanmasını bekler.
Arafatta Duruş: Kâinatın Ezelî Sultanı, âlemlerin Ulu Rabbi Allah Teâlâ’nın huzurunda kendilerini kabul etmesi için, hacıların bekledikleri yer. Burası bir diğer açıdan, kabirlerinden kalkarak, mahşer yerinde (mevkıfte) hesap ve kitap olunmayı (sorgulanmayı) bekleyen halkın durumunu yansıtır. En önemli özelliği, güneşin sıcağı altında, toz toprak ve rüzgarlar içerisinde, sıkış sıkış olup, insanların birbiri üzerine yığılmaları ve o nispette daralmaları, hepsinden öte böyle bir yerde beklemek zorunda olmalarıdır. Çünkü beklemek, ateşte bir tür yanmaktır.
Müzdelife’de Duruş: Kendisini Yüce Yaratıcı’sına kavuşmaktan ve O’nunla bir nevi beraber olmaktan, olanca gücüyle engel olmaya kalkışan şeytana ve nefse karşı, alacağı tedbirleri gözden geçirerek, maddi ve manevi yönden hazırlıklarını yapmak. Maddi yönüyle, onların başlarını ezecek taşlar toplamak, manevi yönüyle de, Yüce Allah’ın en güzel isimleriyle O’na başvuruyu ifade eden, dualar, zikirler, ibadetler ve niyazlar yapmak.
Şeytan Taşlamak: Rabbine yönelişini ve O'nun yolunda oluşunu çekemeyen ve bunu değişik usullerle engellemeye çalışan tüm kötü ve saldırgan varlıklara, en kaba ve en görkemli hamlelerle karşı koymak, onları yanından ve yolundan kovmak.
Tıraş Olmak ve Nihayet İhramdan Çıkmak: Saraya girdikten ve kabule mazhar olduktan sonra, yol elbiselerini çıkarıp oraya mahsus süslü giysilerle ezenip bezenmek ve nihayet farz tavafını yapıp Yüceler Yücesi Sultan’ın yanında yer alarak Harem Ehlinden (saraylılardan) olmaktır.
Kabe’yi Tavaf: Yüce Yaratıcımız Allah Teâlâ Hazretleri’ni tüm aşkı, şevki, zevki ve neşesi ile ziyaret edip, O'nun yüce huzurunda aldığı zevkin, kendisini son derece coşturması ile ışığın etrafındaki pervane misali fırıl fırıl dönmek.
O'nun yanıbaşındaki Hacer-ül Esved’e (Cennet’ten indirilip Kabe’nin köşe duvarına konmuş olan siyah taşa) elini sürüp öpmesi, Yüce Allah’ın ulu ve mukaddes ellerini manevi olarak tutması ve O’nunla bir tür musafaha yaparak (el sıkışarak) zevklere gark olmuş bir vaziyette yüzünü gözünü sürmesi anlamındadır.
Zemzem Suyundan İçmek: Cennet-i Âlâ’daki sonsuzluk içkilerinden içmek ve ebedi olarak zevkiyle kendinden geçmek.
Bir diğer ifade ile, Sultanın Sarayı’na girmeyi hak etmiş birisine, “Hoş geldin!” anlamında sunulan bir tür meşrubattır.
Lütfu ve keremi sonsuz olan Yüceler Yücesi Rabbimizden niyazım, her bir inanmış kulunu, anlatılan ve aktarılan mesajlar doğrultusunda, hac görevini yaparak, mânevî rızıklara ve zevklere eriştirmesidir; lütfen kabul buyursun, âmin!

Zirvedeki Fırtına!

Mânâ doruğunda, kulluk zevkini bizzat yaşayarak insanoğluna anlatmaya ve tattırmaya çalışan Feyzî Efendi’nin mübarek bünyesinde bazı sektelemeler ve teklemeler görülmeye başladı.
Hapishane hayatının müzmin bir hatırası olarak bronşit, sağ tarafında ansızın beliren ve kısa zamanda atlattığı kısmi felç, böbreklerinin oluşturduğu ve müthiş sancılar çekerek ancak düşürebildiği taşların verdiği rahatsızlıklar ve nihayet, bünyesinden hemen hemen hiç ayrılmayan yüksek tansiyon ve bütün bunlara bağlı olarak yaşamak zorunda kaldığı sıkıntılar sonunda, nice nice belalara maruz kaldılar.
Bu tür rahatsızlıklar her ne kadar ağır olsalar da, O'nun sabır ve şükür dünyasını, marifet ve huzur havasını engelleyemiyordu. Bu nedenle bazı özel durumlar hariç, genelde insanlarla görüşmeyi, konuşarak sohbet ve nasihatte bulunmayı hiç terk etmediler. Ama elinde olmayan bazı nedenlerle, bu yöndeki vaziyeti ve meziyeti sektelenmiş veya engellenmiştir.
İşte 12 Eylül 1980 sonrasında da anlatılan türden böyle bir vaziyet belirdi. Birilerinin karışık, dolaşık, samimiyet ve usul dışı davranışları ve bu arada “Feyzî Efendi” adını da, yanlışlıkla da olsa olaya karıştırmaları neticesinde, devrin ihtilal görevlileri ve sorumluları tarafından Ankara’daki Mamak Askeri Cezaevi’ne gönderilmek istendi ve bunun için değişik türlerde baskılar yapıldı.
O günlerde, zaten yüksek tansiyondan dolayı rahatsızlığı vardı ve yatakta istirahat ediyordu. Kendisini tedavi eden doktorunun, ilgililere karşı yaptığı meslekî uyarı, beceri ve ortaya koyduğu medenî cesaretiyle Ankara’ya götürülmesi engellendi. Ama kırk beş gün süreyle Kastamonu Sigorta Hastanesi’nde, odası önünde emniyet görevlileri bulunduğu halde tedavi gördü.
Bu sırada kapısındaki emniyet mensuplarının varlığından tedirgin olan ziyaretçilerini, şu espirili sözüyle teselli eder ve yatıştırırdı.
“Korkmayın, kızmayın ve endişe etmeyin. Çünkü önemli insanların kapıları önünde polis ve asker bekler!..”

Muhterem Eşi Melek Hanımın Ölümü

Feyzî Efendi Hazretleri kendisi için bir tür yarı hapishane olan adı geçen hastaneden çıkıp evine geldikleri ve kendisine nispet edilen olayla herhangi bir ilgisi bulunmadığının mahkemece tespitinin yapılmasından bir süre sonra da, adı gibi mübarek olan çok değerli nur eşi Melek Hanım’ı kaybettiler (10 Temmuz 1985).
Mehmet Feyzî Efendi bu olaydan gayet müteessir oldu ve cidden sarsıldı. Sanki kanadının biri kopmuştu. Zira muhterem eşi Melek Hanım kendisine en müthiş ve en kara fitne dönemlerinde arka çıkmış, cesur, sabırlı, vefâkâr, sâdık, metânetli, basîretli, kadir bilir, sevecen, asil, merhametli ve sağlam îman sahibi bir hanımefendi idi. En kritik dönemlerinde ve en yalnız kaldığı zamanlarda, daima maddi ve mânevî yönüyle hep yanında yer almıştı.
O'nun Feyzî Efendi yanındaki konumu, Hz. Hatice (R.A) annemizin, Sevgililer sevgilisi Hz. Peygamber’in (S.A.V) yanındaki durumu gibi idi. Vefatından sonra O'nun metânetini, sadâkat ve samimiyetini, ne denli cefâkar ve ne denli vefâkar olduğunu örnekler vererek anlatırlar, hayırlar ve güzelliklerle yâd ederek, Cenab-ı Hak’tan bütün bu emeklerine, haklarına ve hizmetlerine karşılık, kendisinden özellikle razı olmasını dilerlerdi. Merhametlilerin en merhametlisi, iyilerin en iyisi, hayır yapanların en üstünü olan Yüceler Yücesi Rabbimiz, o mübarek ve nur annemizden ebediyyen razı olsun, kabri ve makamı nurlarla dolsun, Âmin!

Feyzî Efendi  Türâbîlik Yolunda !

Sevgiler, iyilikler, hayırlar ve güzellikler yumağı kıymetli eşi Melek Hanım’ı, cennet bahçelerinden bir bahçe olan kabir yurduna gönderdikten sonra, Feyzî Efendi’de yaşama şevki ve arzusu kalmadı. Artık eskisi gibi şen ve şakrak değildi. Derin bir sessizliğe ve hazin bir düşünceye gömüldü. Sık sık “Artık türâbîyim” yani “toprağa mensubum” diyordu. Halsizdi ve keyifsizdi. Ziyaretçilerle görüşmeyeceğini, bu nedenle kendilerinden özür dilediğini belirten bir yazıyı dış kapıya astırdı. Herhangi bir yolla görüşmek için ısrar edenlere de “Artık bizi ölülerden sayın ve ruhumuza bir fatiha okuyuverin!” diyerek, bundan sonra kendisini Yüce Yaratıcı ile başbaşa bırakmalarını rica ediyordu.

Vuslatın İlk Kapısı Ölüme Hazırlık

Rahatsızlığından dolayı kullanmakta olduğu ilaçları ve baş ağrısından dolayı çekmekte olduğu enfiyeyi bıraktılar. Yeme ve içmeyi iyiden iyiye azaltıp, günde birkaç lokmaya indirdiler.
Hal ve tavrı, uzun bir sefere çıkmak üzere olan ve bunun için saatin gelip gelmediğine bakıp duran bir yolcunun vaziyetini yansıtıyordu. Daima ufuklara ve uzaklara bakıp duruyordu. Sanki birilerinden çok önemli bir haber bekliyordu. Özellikle mübarek kandil gecelerine karşı apayrı bir ilgi duyuyor ve bunun için dostlarına ve çocuklarına mi’rac gecesinin ne zaman olduğunu soruyordu. Gözü hep yolda, kulağı hep gelecek olan kutlu habercinin vereceği mutlu haberde idi.
Bir gün takvime bakıp duruyordu. İçinde bulundukları ay, mübarek Recep ayı idi. Muhterem oğlu Münib’e, Mi’rac Gecesi’nin hangi tarihe denk geldiğini sordu. O da, nurlar ve feyizler sultanı babasına, bu kutlu gecenin 4 Mart 1989 tarihine tekâbül ettiğini söyledi. O sırada mübarek yüzleri güldü ve bir dolunay gibi pırıl pırıl oldu.
Evet, O kendi dünyasında beklediği haberciyi görmüş ve umduğu güzel haberi de almıştı. Artık mutluydu. Yerinden kalkmış, neşeler içerisinde sevincinden bir oraya bir buraya yürüyüp duruyordu. Ailenin pek bir şeyden haberi yoktu. Yalnız, ondaki bu sevinç ve neşe haline bir türlü akıl erdiremiyorlar, hayretler içerisinde olan biteni izleyip duruyorlardı.
Evet, evet!.. Adım adım vuslat gecesine yaklaşılıyordu. Neşesi, dinçliği ve hareketliliği de o nispette artıyordu. Nihayet beklenen an, gün olarak gelip çatmıştı. Takvim Mart ayının dördünü gösteriyordu. Günlerden Cumartesi idi. O günün akşamı ile Hz. Peygamber’in (S.A.V) Mekke’den Kudüs’e, oradan da göklere ve daha ötelerdeki melekler yurduna götürülüp, Cennet’in ve Cehennem’in gösterildiği, nice nice ulvî âlemlerin gezdirildiği ve neticede Yüceler Yücesi Rabbisi ile görüştürüldüğü çok kıymetli bir gecenin kutlama hazırlıkları yapılmaktaydı.
Öğle öncesinde ve sonrasında bazı ziyaretçileri ağırlamış ve bilinen hali üzere sonra da uğurlamıştı. İkindi vakti de girmek üzereydi. Namaza hazırlık olması için abdestini tazeledi. Sığalı olan kollarını henüz indirmemişti ki, birden gözünün önünde manâ âlemi açılıverdi. Bekleyip durduğu müjdeci, güler yüzü ve tatlı sözü ile karşısına dikiliverdi. Vaktinin sona ermek üzere olduğunu belirterek pâk ve kutsî ruhunu kendisine teslim etmesini istiyordu. Bu sırada müezzinler de minarelerde ikindi ezanına başlamak üzereydi. Feyzî Efendi Hazretleri aldığı kutlu müjde ile son derece rahatlamıştı. Ruhu, heyecan ve zevk içerisinde, mübarek bedeninden ığıl ığıl ayrılıyordu. Birdenbire dizlerinin bağı çözüldü ve ayakta duracak dermanı kalmadı. Hafifçe yere çömeldi. Çocukları panik içerisindeydi. Ne yapacaklarını, nereye gideceklerini bir an için bilemediler. Sonra içlerinden birisi uçarcasına koşarak Doktor Adem Bey’e haber ulaştırdı.
Feyzî Efendi, çocuklarının ve akrabalarının yardımı ile yatağa yatırıldı. Nurlar ve feyizler kurnası mübarek ağzından sadece ve sadece “Allah... Allah...” kutlu sözleri dökülüyordu. Bu arada doktor bey de gelmişti. Kalbi ile ilgili olarak Hoca Efendi’ye masaj yapıyordu. Ama nafile!... Kutsî ruhu, kutlu kavuşmanın şevki ve zevki ile çoktan yola çıkış hazırlığını başlatmış, güzellikler diyarına, mutluluklar otağına ve yücelikler makamına bir an evvel ulaşmak için kanatlarını çırpıp duruyordu. Feyizler mahzeni ruhu, bedeninin çoğunu terk etmişti. Doktor da artık ümidini kesti ve ne yapacağını bilemeden yerinde dona kaldı. Bu sırada son bir ayrılık nefesi ile Yüceler Yücesi Mevlası’nın kutlu adını tekrarlayarak, müezzinlerin ikindi ezanını okumaya başlamalarıyla birlikte, dünya hayatına son noktayı koyup, bir daha geri dönmemek üzere, temiz ve nezih ruhu, bedeninden tamamen ayrıldı.
Yani O mübarek zat da, her can taşıyan varlığın başına gelen ve kendisini ötelere götüren “ölüm” adındaki esrarengiz olguyu ve duyguyu tatmıştı. Tadını herhalde çok beğendi ve çok sevdi ki, başını alıp onunla beraber ebedi güzellikler ve saâdetler yurduna çekip gitti.

Cenaze Namazı ve Toprağa Verilmesi

Rahmetli Feyzî Efendi’nin cenazesi, Pazar günü Şamlıoğlu Çıkmazı’ndaki evinden alınarak, sayısız insan kitlelerinin elleri ve çoğu zaman da parmak uçları üzerinde ağır ağır Hz. Pir Camii’ne getirildi. Cemaatin son derece kalabalık olması ve cami avlusunu aşarak yollara taşması nedeniyle, cenazesi, caminin karşısında yer alan evin önüne konuldu. Sonra sayısını ancak Allah’ın bildiği o muazzam kitlenin, Hz. Pir Caddesi’nde boylu boyunca saf tutması sağlandı ve öylece, eşi görülmemiş çok görkemli bir cenaze namazı kılındı.
Daha sonra “ilahi bir saltanat gemisi”ni andıran kutlu cenazesi, Gümüşlüce’deki aile mezarlığına getirilerek toprağa verildi (5 Mart 1989).
Sonradan alınan haberlere göre, başta Mekke-i Mükerreme olmak üzere nice yurt dışındaki ve içindeki şehirlerde de gıyabî olarak cenaze namazı kılınmıştır.

O Gün Kastamonu

O gün Kastamonu, hayatında hiç yaşamadığı bir günü yaşadı.
O gün Kastamonu, Kastamonu olalı, böylesine, birbirine yabancı ve böylesine kalabalık bir kitleyi ilk defa gördü.
O gün, sanki yerler yarıldı, gökler açıldı, denizler kükredi ve dağlar birbirine kavuştu da, Kastamonu beldesine türlü türlü milletlerden kütleleri akıl almaz bir şekilde boşaltıverdi.
O gün, derelerden tepelerden, bayırlardan çayırlardan, dağlardan ovalardan, yellerden bulutlardan hep insan selleri akıp durdu.
Herkes merak etti durdu. Acaba nasıl oldu da, bütün bu insanlar yarım gün içerisinde Kastamonu’yu doldurdu?!..
Kimseler anlayamadı gitti. Gördükleri mucizeyi andıran tablo karşısında akılları şaşırdı ve dilleri tutuldu.
Sanıyorum, yok yok, kalbimin bütün samimiyetiyle şuna inanıyorum ve diyorum ki, bütün bu olan bitenler Nurlar ve Feyizler diyarından sadece ve sadece birkaç yansımadan ibaretti. Kastamonulular’a son bir önemli mesaj vermek için göründü ve gitti. Onlara ne denli görkemli ve ne denli ulu bir şahsiyeti kaybettiklerini, bizzat gözlerinin içine sokarcasına ve kafalarına dank dank vururcasına anlatmak ve göstermek istedi.
Gerçeği gören, bilen ve bu konularda samimiyet ve sadakat gösterenlerin hâfızasında, bütün bu olan biten esrarlı görüntüler, bir türlü silinmeyecek ve kendilerinden sonrakilere de, bir “kutluluk macerası” olarak anlatılacaktır.

Cennet Bahçelerinden Bir Köşe Olan Kabri ve Başındaki Mezar Taşı

 

Rahmetli Feyzî Efendi Hazretleri, cennet bahçelerinden bir köşe olan nurlar ve feyizler mahzeni kutlu kabrinde yalnız başına değildir. Sol yanında nur eşi Melek Hanım, başucunda muhterem annesi Hâfıza Ayşe Hanım, O'nun sol yanında da kıymetli teyzesi Zehra Hanım yatmaktadır.
Feyizler Hakanı ve Sevgiler Sultanı’nın vasiyeti gereği şerefli kabir taşına sırlar ve hikmetler yüklü şu nurlu satırlar yazılmış ve işlenmiştir:

 

“Hüve’l-Hayyü’l-Bâkî
Burada yatan âdem
Bir zaman, HUBBΠ idi.
Bir zaman, CÜBBÎ idi.
Bir zaman, SÜKÛTÎ idi.
Şimdi de TURÂBÎ oldu.
Ruhuna Fatiha!”
Mübarek kabri başındaki bu sırlar levhası bir bakıma, O'nun yetmiş küsur senelik hayat serüveninin kısacık bir özetinden ibarettir. Böyle bir özeti yapabilmek de ancak, O'nun gibi bir uluya nasip olabilir.
Sonsuz lütuflar ve rahmetler sahibi ulular ulusu Yüce Tanrı, O'nun pâk ve yüce ruhunun kutsiyetini artırsın.
Kabrini Cennet bahçelerinden bir bahçe eylesin. Ebedî yurdunu ise çok sevdiği, sevgililer sevgilisi Muhammed Mustafa’nın (S.A.V) beraberinde, Vesîle Makamı’nın yanında ve Makam-ı Mahmud’un sağında kılsın. Biz mü’min kullarını da dünyada himmetlerinden, âhirette de şefaatlarından ayırmasın, ÂMÎN!
Talebesi
Musa ÖZDAĞ
27 Nisan 2000   Kastamonu

Doğumundan Ölümüne Kadar Feyzî Efendi’nin Kronolojik Anlatımı

1912 (Milâdi), 1328 (Rûmî) Feyzî Efendi’nin doğumu.
1919-1925, İlk okulda okuduğu ve Kur’an öğrenimi yaptığı yıllar.
1925-1934, Kastamonu Bilginlerinden ders aldığı yıllar.
1928, Babası İzzet Efendi’nin Ramazan ayında bir pazartesi günü vefatı.
1935-1937 Muvazzaf askerliği ve İstanbul Hocalarından ilim tahsili yaptığı yıllar.
1936, Hâfız Ömer Efendi’nin Kastamonu’dan İstanbul’a tayini, Bedîüzzaman Efendi’nin Eskişehir Cezaevi’nden tahliye edilip Kastamonu’da ikamete mecbur edilmesi, Efendi’nin amcası Hacı Mustafa Efendi’nin 64 yaşlarında ölümü.
1937, Feyzî Efendi’nin askerlikten dönüşü ve Üstad Bedîüzzaman Hazretleri’yle tanışması ve O’na talebe olması.
1942, İstanbul’da 7 aylık ihtiyat askerliğini yapması ve oradaki hocalarından tahsîl-i ilimde bulunması.
1943, Üstadı Bedüzzaman Efendi’nin tutuklanarak, Çankırı yoluyla Ankara’ya götürülmesi. Aynı yılda kendisinin de tutuklanıp şehir hapishanesinde 3 ay tutulması. Burada  tutuklu kaldığı oda, hapishanenin kuzey yönünde doğu kısmına yakın Hükümet binasına bakan tarafta idi. Aynı yıl kaleden tonlarca büyüklükteki taşların yuvarlandığı büyük zelzelenin olması.
1944, Feyzî Efendi’nin üstadının yanına Denizli Hapishanesi’ne götürülmesi, burada 9 ay kaldıktan sonra beraat edip Kastamonu’ya dönmesi.
1944-1948, Kastamonu’da sohbet ve ilim tedrisatı ile uğraş vermesi.
1948, Tutuklu olan Üstadı Bedîüzzaman Efendi’yle aynı suç konusunda ilgili görülerek tutuklanıp Afyon Cezaevine konulması. Sonunda temyiz kararı ile tahliye edilip Kastamonu’ya dönmesi ve çileli inziva hayatı.
1950, Annesi Hâfıza Ayşe Hanım’ın ölümü.
1952, Hocası Hâfız Ömer Aköz Efendi’nin elim bir trafik kazasında ölümü ve kendisinin tedrîsat hayatına devamı.
1957, Evlilik macerası: Aklî dengesinin bozuk olduğu şâyiasının çıkartılması üzerine, Mayıs ayında gizlice Ankara’ya gidip  Numûne Hastane’sinde 8 gün müşâhede altında kaldıktan sonra sağlam raporu alarak geri dönmesi. Haziran ayında da düğününün yapılması.
23 Mart 1960, Üstadı Bedîüzzaman Hazretleri’nin ölümü.
1960, 27 Mayıs Askeri İhtilali neticesinde tutuklanması ve tutuklamadan önce  İnönü Karakolu’nda 10 (on) gün kadar tecritte (tek başına) göz altında tutulması.
1966 yılının Mart ayında ilk haccını yapması.
1970 yılında ikinci haccı.
1975, Böbrek taşı rahatsızlığının belirmesi.
1976, Üçüncü defa hac  etmeleri.
1983, Sağ kolu tarafında kısmî felç rahatsızlığı geçirmesi. İhtilal yöneticileri tarafından Ankara Mamak Hapishanesi’ne götürülmeye kalkışılması. Sosyal Sigortalar Hastahanesi’nde bir süre rahatsızlığı sebebiyle tedavi altında tutulması.
1989, 4 Mart Cumartesi günü Miraç Gecesi’ne girerken ikindi vaktinde âhiret yurduna göçmesi. Yüce Allah rahmetine gark eylesin, bizleri de şefaat ve himmetlerinden ayırmasın. AMİN!

 

 

RAHMAN VE RAHÎM OLAN ALLAH’IN ADIYLA
Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur. Salât ve selâm Peygamberimiz Hz. Muhammed’e, O’nun ailesine ve bütün ashabının üzerine olsun.
Ey Allah’ım, Kalplerimizi dinin üzerine sabit kıl. Ey Allah’ım, kalplerimizi ibadetlerine (taatine) yönlendir. Ey Rabbimiz, bizi hidayete (doğru yola) erdirdikten sonra, kalplerimizi saptırma ve bize kendi katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok ihsan edicisin. Ey Rabbimiz, bize dünyada da ahirette de iyilik ver, Cehennem azabından bizleri koru.
Ey Rabbimiz, bizi, ana-babalarımızı, hocalarımızı, mürşidlerimizi, kardeşlerimizi ve bize hayır dua ısmarlayanları ve bize hayır dua edenleri ve bizi senin rızan için ziyaret edenleri (özel isimler), ailemizi ve mü’minleri kıyamet gününde bağışla. Ey Allah’ım, bizi ve bu sayılan kimseleri hüsn-i hatime ile (güzel bir ölümle) rızıklandır.
Ey Bâsıd (genişleten), Ey Fettah (açan), “Ey Rabbim! Gönlümü aç, işimi bana kolaylaştır” ayetinin sevinciyle; “Senin gönlünü açmadık mı?” ayetinin ihsan ve lütuflarıyla; “Bu gün mü’minler, Allah’ın nusretiyle (yardım ve zaferiyle) sevinmektedirler” ayetinde işaret edilen müjdesini bizim ve bu sayılan kimseler hakkında devam ettir.
Ey Latîf (çok lütufkâr)! Ey Raûf (çok şefkatli) olan Allah’ım! Bizim ve bu sayılan kimselerin kalplerine “İman eden ve Allah’ın zikriyle kalpleri mutmaîn olan (yatışan) kimselerden olmamız için, iman itmi’nan (yatışma), sekînet (huzur) indir. Ey Allah’ım! Bizi ve bu sayılan kimseleri kudretinle, düşmanların tuzağından koru. Bizi ihsanlarınla, âsilerin kötü tertiplerinden kurtar. Kahredenlerin kahrından, zulmedenlerin zulmünden, kıskanç idarecilerin hilesinden, bozguncu âsilerin ayıplamasından, zararlı ve şerli kimselerin yaygarasından sana sığınırız.
Ey Rabbimiz! Bizi ve bu sayılan kimseleri faydalı ilimle, bol rızıkla, sebatkâr (kararlı) bir kalple, nurlu bir kabirle ve her dertten acil şifalarla rızıklandır. Ey Allah’ım! Nefsin ve şeytanın, cinlerin ve insanların şerlerinden, bid’at, sapıklık, ilhad ve azgınlığın kötülüğünden sana sığınırız.
Ey Muîn (yardım eden), Ey Ğaffar (çok affeden) Allah’ım! Senin affınla, fazl-u ihsânınla sana sığınırız. Kabir ve Cehennem azabının fitnesinden, Mesih-i Deccâl’in ve Süfyan’ın fitnesinden ve âhir zamanın fitnesinden sana sığınırız. Ey Allah’ım! Senden dinimizde, dünyamızda ve ahretimizde af ve esenlikler diliyoruz. Ey Allah’ım! Senden nimetlerinin tamamını, âfiyetin devamlı olmasını ve hüsn-i hâtimeyi istiyoruz.
Ey Allah’ım! Senin sevgini ve sana yaklaştıracak şeylerin sevgisini senden istiyoruz. Ey Allah’ım! Bizi muhlislerden (ihlaslı, samimi kimselerden) ve muhlaslardan (Allah’ın ihlas nasip ettiği kullardan) eyle. Ey Allah’ım! Bize ölümü ve ölümden sonraki hayatı mübarek eyle. Ey Allah’ım! Peygamberinin (S.A.V) senden istediği şeyleri senden istiyoruz. Peygamberinin (S.A.V) sana sığındığı şeylerden de sana sığınıyoruz. Bizi Müslüman olarak öldür ve bizi Salih kullarının arasına katıver. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.