NURLAR  DİYARI  ANADOLU’NUN  MÂN  CENGÂVERİ    BEDÎUZZAMAN 
   SAİD  NURSİ  HAZRETLERİ’NİN  ÖZET  HAYATI
                                       
                       İÇİNDEKİLER

  BEDİÜZZAMAN HZ.LERİNİN TÜRK MİLLETİNE SEVGİSİ VE O’NA HİZMETLERİ     

  İMAN HİZMETİNİN CEPHESİ TÜRKİYEDİR

  BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TÜRKLÜKLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ      

                           
(H.1290)-(M.1873) tarihinde Bitlis Vilayetine bağlı Hizan kazasının İsparit nahiyesinin NURS Köyünde doğmuştur. Babasının adı; Mirza, annesinin adı Nuriye’dir. 9 yaşına kadar anne ve babasının yanında kaldı. O yıllarda büyük ağabeyi Molla Abdullah’ın ilmi meziyetlerini düşünüp O’na hayran kaldı. Bunun üzerine ciddi bir şevk ile tahsili göze aldı. Nahiyeleri İsparit ocağı dahilinde bulunan Tağ Köyü’nde Molla Emin Efendi’nin medresesine gitti. Orada fazla durmadı. Oradan Hizan şeyhinin yaylasına gitti. Şeyh Seyyid Nur Muhammed Hz.lerinin dergahına devam etti.
O yıllarda Anadolu medrese teşkilatındaki hususiyetlerden birisi şudur ki; icazet almış bir alim istediği bir köyde Allah rızası için bir medrese açar. Medrese talebelerinin ihtiyacını gücü yeterse medreseyi açan karşılar. Gücü yetmezse halk karşılar. Hoca ise Allah rızası için ders verir. Maddi ücret almaz. Molla Said hiçbir surette zekat ve sadaka almazdı. Bununla ilgili şöyle yorumda bulunurlardı: İstikbalde Risale-i Nurla ilgili hizmet-i imaniyeyi kemal-i ihlasla ifası ve bu hizmetin meydana gelebilmesi için uhrevi hizmetin mukabilinde hiçbir ücret talep etmemek kutsi düsturun(prensibin) bir fihristesi, daha küçük yaşta iken rahmeti ilahiye tarafından ruhunda yerleştirilmişti. Molla Said, medrese hayatını terk ederek pederinin (babasının) yanına geldi ve o günlerde şöyle bir rüya gördü: Kıyamet kopmuş, kainat yeniden dirilmiş. Molla Said  Peygamber Efendimiz(a.s) ı, nasıl ziyaret debileceğini düşünür. Nihayet sırat köprüsünün başında durmak aklına gelir. Bütün Peygamberler(a.s) oradan geçmeye başlar. Molla Said hepsini ziyaret eder. Hz. Peygamberimiz MUHAMMED (a.s)’ı ziyarete mazhar olur. Ve uyanır. Artık bu rüyadan aldığı feyiz, tahsil- i ilim için büyük bir şevk uyandırır. Babasından izin alarak Arvas Nahiyesine gider. Burada meşhur olan Molla Mehmet Emin Efendi’ye tabi olur.Yani talebe olur. Daha sonra Erzurum’a bağlı Doğubeyazıt’a gidiyor. İşte hakiki tahsiline burada başlıyor. Buraya kadar hep sarf ve nahiv dersleriyle meşgul oluyor. Doğubeyazıt’ ta  Şeyh Mehmet Celali Hz.lerinin nezdinde yaptığı, bu hakiki ve ciddi tahsili üç ay kadar devam ediyor. Bu üç ay içinde 20 senelik tahsili keramet yoluyla tamamlıyor. Herhangi bir kitabı eline alasıya anlardı. 24 saat zarfında okuduğu kitapların 200 sayfasını kendi kendine anlamak şartıyla mütalaa ederdi. Oradan Bitlis’e geldi. Bitlis’te Şeyh Mehmet Emin Efendi Hz.lerinin yanına giderek iki gün kadar dersinde bulundu. Şeyh Mehmet Emin Efendi kendisine kisve-i ilmiyeye girmesini teklif etti. Molla Said cevaben: “Ben henüz buluğ çağına ermediğimden muhterem bir müderris kıyafetini kendime yakıştıramıyorum. Ve ben bir çocuk iken nasıl hoca olabilirim?” diyerek teklifi kabul etmemiştir. O vakitlerde henüz 13-14 yaşlarındaydı.   Bundan sonra Şirvan’daki ağabeysinin yanına gitti. Orada büyük kardeşi ile ilk görüşmede aralarında şöyle kısa bir konuşma cereyan etti: Molla Abdullah:
-Sizden sonra  ben Şerh-i Şemsi kitabını bitirdim. Siz ne okuyor sunuz?
Bediuzzaman Hz:
-Ben 80 kitap okudum  
Molla Abdullah:
-Ne demek!
Bediuzzaman Hz:
-İkmal-i nusah ettim ve sıranıza dahil olmayan birçok kitapları da okudum.
Molla Abdullah:
-Öyleyse seni imtihan edeyim.
Bediuzzaman Hz:
-Hazırım, ne sorarsanız sorunuz.

Molla Abdullah kardeşini imtihan eder. Her neviden sorduğu sorulara gerekli cevapları verdiğini görünce kifayet-i ilmiyesini takdir ile 8 ay evvel talebesi bulunan Molla Said’i üstad kabul eder. Ve talebelerinden gizli olarak küçük kardeşinden ders almaya başlar. Ve bittabi, daha evvel okuttuğu kardeşini kendisine üstad yaptığını talebelerine sezdirmiyordu.
Molla Abdullah’ın yanında bir müddet kaldıktan sonra Siirt’e gider. Orada bulunan Molla Fethullah Efendi’nin medresesine vasıl olur. Molla Fethullah, Molla Said’e sorar:
Geçen sene Suyuti okuyordunuz. Bu sene Molla Camî mi okuyor sunuz?
Bediuzzaman Hz:
-Evet Camii bitirdim.
Molla Fethullah hangi kitabı sordu ise bitirdim cevabını alınca hayrette kaldı. Bu kadar kitabı bitirdiğini, hem de az bir zamanda bitirdiğini aklına sığdıramadı.
Bediuzzaman Hz:
-Sizler benim için babamdan daha muhterem olan üstadımsınız. Sizlere hakikat-i mahzdan başka bir şey söyleyemem. Okuduğumu söylediğim kitaplardan beni imtihan ediniz.
Molla Fethullah hangi kitaptan sordu ise cevabını verir. Bunun üzerine bu muhavereyi dinleyen ve bir sene evvel Molla Said’in hocasının hocası bulunan Molla Ali-i Suran namındaki zât, kendilerinden ders almaya başladı.
Bediüzzaman Hz.leri rüyasında Abdülkadir-i Geylani Hz.lerini görüyor. Rüyasında kendisine Cezire civarında namaz kılmayan zalim bir Mustafa Paşa var. Onun yanına git ve onu namaza davet et. Zulümden vazgeçmesini söyle diyor. Bediüzzaman Hz.leri Mustafa Paşa’yı buluyor, kendisini namaza davet ediyor ve zulümden vazgeçmesini istiyor. Bunun üzerine Mustafa Paşa “Cezire’de benim çok alimlerim var. Eğer hepsini ilzam edebilirsen senin dediğini yaparım. İlzam edemezsen, seni Fırat nehri’ne atarım” diyor.
Cezire’de Paşanın alimleri, kitapları ellerinde toplanıyorlar. Biraz bekleyince çay geliyor. Cezire Alimleri Molla Said’in şöhretini işittikleri için hayran bir vaziyette çaylarını bile unutarak sordukları soruların cevaplarını dinlerken Molla Said ise kendi çayını içip bitirdikten sonra dalgın dalgın kendisini dinleyen diğer hocaların da çayını içer. Onlar bunu fark etmezler. Bu şekilde Molla Said onları ilzam eder. Onların takdirlerini kazanır.
Van Valisi Tahir Paşa’nın daveti üzerine Van’a gitti. Molla Said burada 15 sene kalarak aşiretlerin irşadına ve aralarında seyahatle okutma ve ders verme hizmetlerinde bulunmuştur.
Bu arada fünunun ( fen derslerinin) tahsiline lüzum hissetmiştir. Bütün fen derslerini incelemeye başlamıştır. Tarih, coğrafya, geometri, jeoloji, fizik, kimya, astronomi, felsefe gibi ilimlerin esaslarını elde etmiştir. Bu ilimleri bir hocadan ders alarak değil, yalnız kendi mütalaası sayesinde hakkıyla anlamıştır. Mesela, bir coğrafya muallimini imtihan etmeden önce bir coğrafya kitabı temin edip 24 saatte hıfzederek Van valisi Tahir Paşa’nın huzurunda ilzam etmiştir.
İLZAM: Söz ve fikirle muarızlarını ma’lup etmek.
Ve yine aynı surette bir kimya kitabını 5 gün inceleyerek, inorganik kimyayı elde edip, kimya muallimi ile muarazaya girişip onu da ilzam eder. Bir gün Tahir Paşa, bir gazetede Şu müthiş haberi Bediüzzaman’a göstermişti. Haber şu idi: İngiliz Meclis-i Mebusanı’nda  müstemleke nazırı (sömürge bakanı), elinde Kuran-ı Kerim’i göstererek söylediği bir nutukta;
-“ Bu Kuran, müslümanların elinde bulundukça biz onlara hakim olamayız. Ne yapıp edip bu Kuran’ı onların elinden kaldırmalıyız. Yahut Müslümanları Kuran’dan soğutmalıyız” diye hitapta bulunmuştur.
İşte bu müthiş haber O’nda tarifin fevkinde bir tesir uyandırmıştı. İstidadı, şimşek gibi alevli, duyguları ve bütün letaifi uyanık ve ilim, irfan, ihlas, cesaret ve şecaat gibi harika inayet ve seciyelere mazhar olan Bediüzzaman’ın, bu haber üzerine “Kuran’ın sönmez ve söndürülemez manevi bir güneş hükmünde olduğunu, ben dünyaya isbat edeceğim ve göstereceğim” diye kuvvetli bir niyet ruhunda uyanır ve bu azimle çalışır.
Van’dan İstanbul’a gelir. İstanbul’a gelişini bir muharrir şöyle tasvir etmiş. “ Şarkın yalçın kayalıklarından bir ateşpare-i zeka İstanbul afakında tulu etti.” İstanbul’a gelmeden evvel Tahir Paşa “ Şark ulemasını ilzam ediyorsun. Fakat İstanbul’a gidip o denizdeki büyük balıklara da meydan okuyabilecek misin? demişti. İstanbul’a gelir gelmez ulemayı münazaraya davet etti. Bunun üzerine İstanbul’daki meşhur alimler grup grup  ziyarete gelip sualler sordu. Ve O hepsinin suallerinin cevaplarını sahih olarak veriyordu. Bundan maksadı şark-i Anadolu’daki ilim ve irfan faaliyetine nazar-ı dikkati celbetmekti. Yoksa Molla Said katiyyen hodfuruşluğu sevmezdi. Her türlü gösterişten uzak dururdu. İlim, cesaret, hafıza ve zeka itibariyle pek harika idi. Aynı derecede belki daha ziyade olarak halis ve muhlis idi. Gösterişten hoşlanmazdı. İstanbul uleması da “Bediüzzaman” ünvanına bihakkın layık görüyorlar ve bu fevkalade zatı bir “nadire-i hilkat” olara tavsif ediyorlardı.
Hatta o günlerde Mısır Camiü-l Ezher Üniversitesi reislerinden meşhur Şeyh Bahid Efendi, İsatanbul’a bir seyehat için geldiğinde İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Said Nursi ile görüştürülür. Yanlarında İstanbul uleması da hazır bulunur.
Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri’ne şöyle bir soru tevdi ediyor: “ Avrupa ve Osmanlılar hakkında ne diyorsunuz, fikriniz nedir?” Bu görüşmenin 1900 yıllarında olduğunu düşünüyorum.Şeyh Bahid Efendi bu sorusuyla istikbale ait görüşlerini öğrenmek istemiştir. Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri de, “Avrupa, bir İslam devletine hamiledir. Günün birinde onu doğuracak. Osmanlılar da Avrupa ile hamiledir, O da onu doğuracak” Bu cevaba karşı Şeyh Bahid Hz.leri, “ Bu gençle münazara edilmez. Ben de aynı kanaatteyim. Fakat bu kadar veciz ve beliğane bir tarzda ifade etmek ancak Bediüzzaman’ a hastır” demiştir.
Birinci Dünya Savaşı evvelinde, Bediüzzaman bir rüya  görüyor: “ Ağrı Dağı’nın altındayım. Birden o dağ müthiş bir şekilde infilak etti. Dağlar gibi parçaları dünyanın her tarafına dağıttı. O dehşet içinde baktım ki, validem yanımdadır. “ Ana korkma, Cenab-ı Hakk’ın emridir. O hem Rahim’dir hem Hakim’dir.” Birden o halette iken baktım ki, mühim bir zat bana amirane diyor ki, İcaz-ı Kuran’ı beyan et. Uyandım anladım ki, bir büyük infilak olacak. O infilak ve inkılaptan sonra Kuran’ın etrafındaki surlar kırılacak, doğrudan doğruya Kuran kendi kendini müdafaa edecek. Ve Kuran’a hücum edilecek. İcazı, Onun çelik zırhı olacak. Ve şu icazın bir nevini, şu zamanda izharına haddimin fevkinde olarak benim gibi bir adam namzet olacak ve namzet olduğumu anladım.
Zaman gösterdi ki, imanı kuvvetlendirecek, Kuran-ı Kerim’in ve Hz. Peygamberimiz Muhammed(sav) Efendimiz’in değerini bütün müslümanlara  ve insanlara anlatan Risale-i Nur eserlerini yazdılar ve sundular.
Milyarlar defa yazıklar olsun ki, vatana, millete, gençliğimize ve alem-i İslam’a en mukaddes iman hizmetini yapan, beşerin bütün manevi ihtiyacını karşılayacak derecede harikulade ve muazzam eserler veren bu dahi ve misilsiz zat, mahkemelerden mahkemelere sürüklendi, hapishanelerde çürütülmeye çalışıldı.
Denizli hapishanesinde bir ayda çektiği sıkıntıyı, Afyon’da bir günde çekmiştir. Kendisine, bütün bütün kanunsuz muameleler yapılmıştır. Hapishanede kışın çok soğuk olan, gayr-ı muntazam bir koğuş içinde yalnız bırakılarak tecrid-i mutlak içinde imha olmasına yani ölmesine çalışılmıştır. Kışın en şiddetli günlerinde hapishane pencerelerinin iki milimetre buz tuttuğu zamanlarda zehir verilmiş, ihtiyar çok hasta haliyle, aylarca ızdırap çektirilmiştir. Mübarek yatağında bir taraftan bir tarafa  dönemeyecek bir hale geldiği zamanlarda bile, hizmetini görmesi için bir talebesine bile müsaade edilmemiştir. Hastalığı o kadar şiddetlenmiştir ki, günlerce bir şey yiyememiş ve gıdasız kalmış çok zayıf bir vaziyete gelmiştir. Böyle olduğu ve çok sıkı bir tarassut ve tazyikat altında bulundurulduğu halde Risale-i Nur’un  te’lifinden geri kalmamış her hapiste olduğu gibi burada da gizli olarak eser te’lif etmiştir. Bediüzzaman’ın hapiste olduğu günler dahi Risale-i Nur’un neşriyatı durmamış, perde altında yüzbinlerce nüshaları eski yazıyla neşretmeye nur talebeleri muvaffak olmuşlardır. Hapishanede zehirlenerek ölüm döşeğinde iken fırsat bulup ziyaretine gelebilen bir talebesine şöyle demiştir. “Belki hayatta kalamayacağım, bütün mevcudiyetim; vatan-millet-gençlik, alem-i İslam ve beşerin ebedi refahı ve saadeti uğrunda feda olsun. Ölürsem dostlarım intikamımı almasınlar.
Bediüzzaman’ın hapishaneye gelmesiyle çok memnun olan mahkumlardan birisi pencereden selam verdiği zaman “ Sen Bediüzzaman’a neden selam verdin, neden O’nun penceresine bakıyorsun” diyerek dayak atılmıştır. Halbuki Risale-i Nur müellifin şahsıyla bağlı değildir. Risale-i Nur’lar, Kuran’ın malıdır. Risale-i Nurlar başka eserlere benzemez. Risale-i Nurlar başlı başına hüccet ve burhan hazinesidir.
HÜCCET: Bir iddianın doğruluğunu gösteren delil.
BÜRHAN: Delil, kanıt, belge.
Bediüzzaman Hz.leri’nin Afyon mahkemesinde yaptığı müdafaa esnasında söylediği cümlelerden biri:
“ Eğer başımdaki saçlarım adedince başlarım bulunsa her gün biri kesilse hakikat-ı Kuraniyye’ye feda olan bu başı, zındıkaya ve küfr-ü mutlaka eğmem. Ve bu hizmet-i imaniyye ve nuraniyyeden vazgeçmem ve geçemem.”
Afyon mahkemesi’nde yapılan müdafaadan bir parağraf:
“ Kuran-ı Hakim; bu zemin kafasının aklı ve kuvve-i mütefekkiresidir. Yani fikir yürüteni ve düşünme kuvveti verendir. Allah korusun eğer Kuran, küre-i arzın başından çıksa arz divane olacak. Akıldan boş kalan kafasını bir seyyareye(yıldıza) çarpmasına, bir kıyamet kopmasına sebep olması akıldan uzak değildir. Evet Kuran, arşı ferş (yeryüzü) ile bağlamış bir zincir, bir hablullahtır.( Allah’ın ipi) Allah’a kavuşturma vasıtası cazibe-i umumiyeden ziyade zemini muhafaza ediyor. İşte bu Kuran-ı Azimüşşan’ın hakikatı ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nurlar; bu asırda bu vatanda bu millete 20 seneden beri tesirini göstermiş büyük bir nimet-i ilahiye ve sönmez bir mucize-i Kuraniyye’dir. Hükümet ona ilişmek ve talebelerini ondan ürkütüp vazgeçirmek değil, belki onu himaye etmek ve okunmasını teşvik etmek gerekir.
Birinci Dünya Savaşı esnasında Bediüzzaman Hz.leri 2000 gönüllü ile Ruslara ve Ermenilere karşı doğu vilayetlerimizi savunmuştur. Ermeni fedaileri çoluk cocuğumuzu kesiyorlardı. Buna karşı ermeni çocukları da öldürülüyordu. Bediüzzaman’ın bulunduğu nahiyeye binlerce ermeni çocuğu toplanmıştı. Molla Said, bunlara ilişmeyin diye emretti. Kendisi gönüllü alay komutanı idi. Daha sonra bu ermeni çocuklarını serbest bıraktı. Onlar da Rusların içinde bulunan ailelerin yanına döndüler. Bu hareket Ermeniler için büyük bir ibret dersi oldu. Müslümanların ahlakına hayran kalmışlardı. Bu hadise üzerine Ruslar bizi istila ettiklerinde ermeni fedai komitelerinin reisleri Müslüman çoluk çocuğunu kesme adetini bırakıp “madem Molla Said, bizim çoluk çocuğumuzu kesmedi. Bize teslim etti. Biz de bundan sonra müslümanların çocuklarını kesmeyeceğiz” diye ahdettiler.
Bediüzzaman Hz.lerinin doğu illerimizin savunmasında ve Bitlis vilayetine düşmanın girememesinde büyük bir payı vardır. Ruslarla müsademe ederler. Arkadaşlarının çoğu şehit olur. Hatta yeğeni ve fedakar bir talebesi olan Ubeyd dahi kendi bedeline şehit düştükten sonra, düşmanın üç sıra askerini yararak geçip hayatta kalan üç talebesiyle pek acip bir surette su üzerinde bulunan bir sütreye girer. Hem yaralı hem ayağı kırık bir halde 33 saat su ve çamur içinde kalır. Etrafta düşman askeri olduğu halde mutludur. Çünkü Türk halkı çoluk çocuğu ile kurtulmuş, düşman eline düşmemiştir. Onun için huzurludur. Bilahere Ruslara esir düşer. Sonra Sibirya’ya sürülür. Volga nehri kenarında iki buçuk sene kadar esarette kalır. Daha sonra bir kolayını bulup Varşova Almanya üzerinden İstanbul’a gelir.

1.Dünya Savaşı mağlubiyetimizden dolayı Bediüzzaman Hazretleri çok üzülmüştür. “Ben kendi üzüntülerime tahammül ettim fakat âlem-i İslâm’a indirilen darbelerin en evvelinin, kalbime indiğini hissediyorum” demiştir. İngilizlerin İstanbul’u işgal ettiği zamanda o devletin en büyük dâire-i dîniyyesi olan Anglikan Kilisesi’nin başpapazı tarafından, Meşihat-ı İslâmiye (İslâmî işlerin ilmî meseleriyle uğraşan devlet dairesi)den dînî altı sual soruldu. O mübarek bu konuyu şöyle dile getirir:
Ben o zaman Dârü’l-Hikmeti’l-İslâmiyye’nin âzâsı idim. Bana dediler: “Bir cevap ver. İngiliz papazları, altı suallerine altıyüz kelime ile cevap istiyorlar.” Ben de onlara; altıyüz kelime ile değil, altı kelime ile değil, hatta bir kelime ile değil belki bir tükrükle cevap veriyorum. Çünkü o devlet, ayağını boğazıma bastığı anda papazlarının sorusuna karşı yüzlerine tükürmek gerekiyor. “Tükürün o ehl-i zulmün o merhametsiz yüzüne” demiştim.
İstanbul’da ki bu çok ehemmiyetli ve muvaffakiyetli hizmetinden Türk Milletine pek ziyade menfaatler husûle geldiğinden Ankara Hükümeti Bedîüzzaman Hazretleri’ni takdir ederek Ankara’ya davet ederler. O da cevaben; “Ben tehlikeli yerde mücadele ediyorum. Siper arkasında mücadele etmek hoşuma gitmiyor” der. Bedîüzzaman Hazretleri, “Anadolu’dan ziyade burayı (İstanbul) tehlikeli görüyorum.” buyurmuşlardır. Üç defa şifre ile davet ediliyor. Bedîüzzaman’ın dostu olan eski Van Valisi o an mebus olan Tahsin beyin de ısrarıyla Ankara’ya geliyor. Hacı Bayram Camii civarında ikâmet ediyor. Kendisine; mebusluk, hem Dâru’l-Hikmetteki eski vazifesi hem şark vilayetleri umûmî vaizliği hem de köşk tahsisi gibi teklifler yapılıyor. Bedîüzzaman Hazretleri bunları kabul etmiyor. Sebebi; O, Kur’an’ın hakikatlarını herkese öğretmek, insanların imanlarını kuvvetlendirmek, cehennem ateşinden kurtarmak duygusunu ve bilgisini kendisine dava edinmiştir. Bu hizmetini siyasetle başarıya ulaştıramayacağını anlamıştır. Şimdi anlıyoruz ki, Risâle-i Nurlarla insanların imanlarını kurtarmaya çalışmıştır.

               BEDİÜZZAMAN HZ.LERİNİN TÜRK MİLLETİNE SEVGİSİ VE O’NA   
                                                          HİZMETLERİ                                 
“İdris-i Bitlisi, Bediüzzaman Said Nursi Hz.leri gibi şahsiyetlere bu günlerde de ihtiyaç var. İdris-i Bitlisi’nin babası alim bir zat olup, Akkoyunlu Devleti’nin hükümdarı Uzun Hasan’ın katipliğini yapmıştır. İdris-i Bitlisi de Uzun Hasan’ın ölümü üzerine yerine geçen oğlu Yakup Bey’in sarayına divan  katibi olarak girmiştir. Daha sonra 2. Bayezid’in daveti üzerine Tebriz’den ayrılıp Osmanlı sarayına gelmiştir. Yavuz Sultan Selim Han’ın padişah olmasıyla, İdris-i Bitlis’e aktif görevler verilmiştir. Yavuz’la beraber, 1514 yılında Çaldıran,  1516-1517 yıllarında Suriye ve Mısır seferlerine katılmıştır. İdris-i Bitlisi merkezi Diyarbakır olan arap kazaskerliği rütbesiyle mükafatlandırılmış, Oda Osmanlı Devleti’nin birliğine ve bütünlüğüne hizmet etmiştir. Osmanlı Devleti’nin son zamanlarında milli mücadele yıllarında ve Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra İngilizlerin teşvik ve tahrikiyle meydana gelen kürt  ayaklanmaları tehlikeli bir hal almıştı. İşte bu zor zamanlarda tarih sahnesine tıpkı İdris-i Bitlisi gibi alim bir zat çıkmıştı. Bu zatın adı Said-i Nursi idi. Said-i Nursi, kürtçülük davasına şiddetle karşıdır. Bunu muhtelif defalar yaptığı konuşmalar ve yazdığı yazılarda açık seçik beyan etmiştir. İşte onlardan birkaç örnek:
Kürtçülük davası pek manasız bir iddiadır. Çünkü her şeyden evvel müslümandırlar. İslam, İslam kardeşliğine ters olan kavmiyet davasını reddeder. (22 Şubat 1920 Kürtler ve Osmanlılık)
İstanbul’da Kürtlere hitaben yaptığı konuşmada da şöyle diyordu: “ 600 seneden beri tevhid bayrağını umum aleme ilan  eden  Türklerin aklı ve marifetinden istifade edeceğiz, asaletimizi de göstereceğiz. Elhasıl, Türkler bizim aklımız, biz de onların kuvveti… Toplamımız bir iyi insan oluruz. Dikbaşlılık  yapmayacağız. Bu azmimizle başkalarına ibret dersi vereceğiz. İttifakta kuvvet var. İttihatta (birlikte) hayat var. İttihad-ı hükümette selamet var.
Said-i Nursi, Kürt devlet hayalinin sadece İslam düşmanlığına yarayacağını bildirmiştir. Said-i Nursi, Kuran-ı Kerim’in Türk Milletini övdüğünü söylüyor. Ve 26. mektupta Türklerden şöyle bahsediyor. “ İşte ey ehl-i Kuran olan şu vatanın evlatları. 600 sene değil, belki Abbasiler zamanından beri 1000 senedir Kuran-ı Hakim’in bayraktarı olarak bütün cihana karşı medyan okuyup, Kuran’ı ilan etmişsiniz. Milliyetinizi Kuran’a ve İslamiyet’e kale yaptınız. Bütün dünyayı susturdunuz. Müthiş hücumları defettiniz. “ Allah öyle bir topluluk getirecektir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever. Onlar müminlere karşı alçak gönüllü, kafirlere  karşı izzet sahibidirler ve Allah yolunda cihat ederler.” ayetine güzel bir tasdik edici oldunuz.
Yukarıda ifade edilenler bize gösteriyor ki, Said-i  Nursi  Kürtler arasına atılan ayrılık tohumlarının yeşermemesi ve Kürtlerin Türklerden ayrılmaması  için çetin mücadeleler vermiştir. Türk Milletine karşı daima derin bir muhabbet beslemiş, konuşma ve eserleriyle Müslüman Türk Milleti’nin varlığına fedakarane hizmetlerde bulunmuştur. Ve eserlerini Türkçe yazmıştır.”(Mehmet Doğan, 27/12/2010 tarihli Kastamonu Sözcü Gazetesi)
Bedizzaman Hz.leri 1936 yılında Kastamonu’ya gelmiştir. Mehmet Feyzi Efendi ile tanışmışlardır. 1936-1943 yılları arasında M. Feyzi Efendi, Bediüzzaman Hz.leri’nin sır katipliğini yapmış ve hizmetinde bulunmuştur. Bu  buluşma  Hz.  Mevlana ile Şems-i Tebrizi’nin buluşması gibi çok anlamlı, sırlarla yüklüdür. “Bu buluşma ve tanışma, sıradan bir buluşma ve tanışma değildi. Çünkü iki ayrı dünya ve iki ayrı derya bir araya geliyor, birbirine kavuşuyordu. Kavuştular ama karışmadılar. Tıpkı Yüce Allah’ın buyurduğu gibi “iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Aralarında bir engel vardır. Birbirine geçip karışmazlar.”(Rahman Suresi 55/19-20)
19. asırdan itibaren çeşitli ekoller Türk Milleti’nin maddi ve manevi alanda ileri gitmesi için makbul muhtelif teoriler ileri sürmüşlerdir. Ancak şu ana kadar beklenilen başarılar elde edilememiştir. Bizce muvaffakiyetin layıkıyla elde edilebilmesinin şartı, merhum Mehmet Feyzi Efendi’nin formüle ettiği şu değerli prensibin uygulanmasına bağlıdır:
“Mefahir-i Diniye, Mefahir-i Milliye ve Sadakat-i Vataniye. Bu üçü bir arada olursa onulmayacak yara olmaz” Bu yüce fikirlerini, ziyaretlerine gelenlere tavsiye ve takdim etmişlerdir.
1996 yılında Başbuğumuz Alparslan Türkeş’le, Mehmet Feyzi Efendi hakkında yaptığımız bir röportajda, şöyle buyurdular: “Mehmet Feyzi Efendi Hz.leri’ nin  30 yıl  önceden itibaren, zaman  zaman ziyaretlerinde bulundum. 1976 yılında hacda da beraber sohbet ettik. O’nun fikirlerinden, çok faydalandım. Beni irşad etti. Ermiş bir kimse idi. Mamak Cezaevinden çıktıktan sonra da ziyaret ederek, dualarını istirham ettim. Kendisini çok severdim. Türkeş Bey’e, Mehmet Feyzi Efendi’nin diğer alimlerden farkı sorulunca; “O, Türk Milleti’ni çok severdi” buyurmuşlardır.( Bu röportajın tamamı önce videoya alındı. Daha sonra cd’ye aktarıldı.)

                   İMAN HİZMETİNİN CEPHESİ TÜRKİYEDİR

Vaktiyle İstanbul’un meşhur hocalarından Alasonyalı Hacı Cemal Öğüt Hoca Efendi’nin tek erkek evladı vefat etmiş. Buna çok üzülmüş, dertlenmiş. Çok da bunalmış “Bu mezar burada iken ben burada duramam demiş ve İstanbul’dan Mısır’a gitmeye karar vermiş. O’nu bu kararından kimse vazgeçirememiş. O sırada İstanbul’da bulunan Bediüzzaman Hz.leri’ni ziyarete gider ve O’nu, Bediüzzaman Hz.leri bu sevdasından  vazgeçirir.  Hocanın kızı bu duruma hayret eder. Ve Babacığım: “Bediüzzaman Hz.leri sizi bu kararınızdan nasıl vazgeçirdi, öğrenebilir miyim?”, der. Hoca Efendi kızının bu sorusu üzerine, Bediüzzaman Hz.leri’nin  şu sözlerini nakleder. “ Cemal Efendi, kumandanlar cepheyi terk etmez. Burası iman hizmetinin ateş hattıdır. Mutlaka burada bulunmanız lazımdır. Hatta değil Mısır’a, Mekke’ye Medine’ye de çağırılsanız, yine burada kalmanız ve hizmet etmeniz lazımdır. Oğlun Ali, maddeten öldü. Fakat ruhen inşallah cennette yaşayacak. Amma milyonlarca Ali, ebedi azaba müstahak hale getiriliyor, ruhen öldürülmek isteniyor. Şimdi en mühim iş, onların imanlarına hizmet etmektir. Bu hizmetin de asıl ve en mühim yeri burasıdır. Çünkü buradaki tahribat çok ağırdır. Bu memleket, tamiratın da merkezi olacak. Buranın intibahı(uyanması), İslam aleminin de, insanlık aleminin de uyanışına yol açacak inşaallah. (Vehbi Vakkasoğlu, Başkasının Günahına Ağlayan Adam,68)

  BEDİÜZZAMAN HAZRETLERİNİN TÜRKLÜKLE İLGİLİ GÖRÜŞÜ
“Afyon mahkemesinde savcı iddianameyi okurken mütemadiyen Said-i Kürdî, Said-i Kürdî diyerek, idam talep eder. Üstad Hz.leri ise ayağa kalkarak mahkemeye karşı, “Ben Türk Milletindenim” diyerek haykırır. Merhum Mehmet Feyzi Efendi bu hatırayı anlattı. Bizler, Dr. Mustafa Yetgin, Diş Doktoru Osman Şahin, ben Vedat Kader ve merhum Mustafa Osman Efendi bulunuyorduk. Efendi Hz.leri yukarıdaki hatırayı naklettikten sonra, Mustafa Osman Efendi’ye dönerek: “Mustafa Osman, o mahkemede sen de vardın, Üstad’ın bu sözünü duymadın mı?” diye sordular. Mustafa Osman Efendi de duyduğuna ve gördüğüne şahitlik etti.”(Anlatan: Vedat Kader, Safranbolu)

                                             MUSA ÖZDAĞ

Mehmet Feyzi Efendi Hz.leri’ nin en yakın talebelerinden ve emekli İmam-Hatip Lisesi öğretmenlerindendir.
Öğrencilerini çok seven, onlara şefkatli davranan hocamız, öğrencilerini en iyi yetiştirmek için çok büyük gayret gösterirdi. Ders saatleri dışında da Arapça ve talim kursları tertip ederek, öğrencileri üniversite hayatına hazırlarlardı. Üniversiteye giden talebeleri, üniversite hocalarının takdirlerini kazanırlardı. Musa Özdağ hocamız, Mehmet Feyzi Efendi Hz.lerinin evinde bulunduğu zaman, misafirlere yapılan sohbetleri not eder, ramazanda teravih namazını kıldırırlardı. M. F.Efendi Hz.leri’ nden,  Kuran Talimi, Tefsir, Hadis, Arapça, Fıkıh ve Akaide dair dersler almışlardır. Yaz aylarında 10-30 gün arasında değişen süre içerisinde kıra beraber çıkarlardı. Orada da feyiz ve bilgi akımı devam ederdi. Musa Özdağ Hocamız, Efendi Hz.lerine gereken hizmetleri yaparlardı.1980 yılından itibaren  İmam-Hatip Okulundan arkadaşlarına ve dinlemek isteyenlere Nesefi Tefsiri’ni açıklamaya başlamışlar ve bu tefsirin açıklanması hâla devam etmektedir. Ayrıca Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı Kastamonu Şubesi kurulduğu andan itibaren, Cuma akşamları yapılmaya başlanan Kuran Sohbetleri günümüzde de devam etmektedir. Musa Özdağ Hocamız, M. F.Efendi Hz.’leri ’nin sohbetleri esnasında tuttuğu notlardan “ Mehmet Feyzi Efendi’den Feyizler” isimli eserlerinin 8. cildi basılarak okumak isteyen din kardeşlerimizin istifadesine sunulmuştur. M.F.Efendi Hz.leri’ nin hayatını ve “Feyizlerden Damlalar” adlı eserleri kaleme alarak ölümsüz hale getirmiştir. Ayrıca “Kavramlar ve Yorumlar, Duygular ve Düşünceler” isimli değerli eserlerini bizlere takdim ettiler. Günümüzde büyük manevi ihtiyaçlara cevap verecek bu eserler, Kuran’ın feyzinden akan coşkun sular gibidir. Okuyanların susuzluğunu giderir.
ŞABAN KALAYCI
İmam-Hatip Lisesi emekli Arapça öğretmenidir. Ve M. Feyzi Efendi Hz.lerinin talebelerindendir. Bu hocamız da “Saklanan Gerçekler, Osmanlının Manevi Dünyası ve Mehmet Feyzi Efendi Hz.lerinin sohbetlerini dinleyenlerin hatıralarını anlattığı “Karanlıktan Aydınlığa ve Karanlıktan Nura” isimli eserler telif etmişlerdir.
Allah cümlesinden razı olsun ve kendilerine hayırlı ve sağlıklı ömürler ihsan eylesin.

                   DERLEYEN: Celal ÜNAL                                                                                          
KAYNAK    :  Tarihçe-i Hayat(B. Said Nursi)