FATİH, FETİH VE KASTAMONU

Yrd. Doç Dr. Cevdet YAKUPOĞLU

Gördüğü büyük işlerle hem kendini hem de zamanını aşan Fatih Sultan Mehmed Han, atalarından miras aldığı fetih anahtarı ile açılmaz sanılan nice kapıları açmıştır. “Yastığı top güllesi, yatağı sur gölgesi” olan Sultan’ın ölümü bile sefer yollarında olmuştur. O, çağının en medenî hükümdarı olduğu kadar, atalarının bozkır kültüründen devraldığı her türlü sıkıntıya dayanma gücünü de genlerinde taşıyordu.

Molla Güranî’nin ilim pınarından içen, Akşemseddin’in tasavvuf ocağında pişen; kılıçla icadı, bilimle imanı yan yana yürütüp hedefine ulaşan Fatih, Hz. Muhammed’in övgüsünü kazanmış bir başkomutan olarak dünyanın o zamanki en teknik ordusuna kumanda etmiştir.

Türk milletinin gözbebeği olan pek çok Türk şehri arasına İstanbul’u da sokup, torunlarına miras bırakan Sultan Mehmed, “maddî kalkınmanın anahtarının insan olduğuna inanan” büyük bir gönül, fikir ve kültür adamı idi.

Yarım tedbirlerle yetinmeyen, başarısını şansa bırakmayan “kumandan Fatih’le diplomat Fatih” daima birlikte hareket etmiştir. O, siyasi ve askerî hareketlerini gizli tutmakla meşhur bir "sır küpü” idi. Onun elinin uzandığı yerlere, çağın imparatorlarının hayalleri bile yetişemiyordu. Yürekli, azimli, kararlı tavırları, emrindeki vezirleri bile ürkütmüştür.

Sultan Mehmed, bir istilacı değil, bilakis planlı, programlı bir fetih makinesi idi. Balistik hesaplarını kendisinin yaptığı ve devrinin en büyük silahı olan “şâhî” toplarını icat ederek “mühendis”liğini de ispat etmişti. 6 Nisan 1453 günü başlattığı İstanbul kuşatmasında 70 parçalık donanmayı karadan yürüterek Haliç’e indirdiğini kabullenemeyenlerin hayal dünyalarının kısırlığı ile Fatih’in engin ufuk dünyası arasında ne kadar da tezat vardır.

Hunların, Avarların, Sasanilerin, Bulgarların, Muaviye’nin, Abbasilerin, Selçukluların, Yıldırım Bayezid’in aşamadığı surlar ardında ve Bizans diplomasi kabiliyeti ile korunan İstanbul, ancak Fatih gibi diplomasi kurdu ve teknoloji âşığı bir deha eliyle düşürülebilmiştir.

1453 yılının 29 Mayıs Salı günü İstanbul’a giren genç Fatih, askerlerine “Sakın çocuklara, kadınlara, ihtiyarlara, din adamlarına, silahsızlara zarar vermeyiniz!” emir ve hitabıyla, güçlü bir insani ve vicdani devlet felsefesine de sahip olduğunu göstermiştir.

Fatih, İstanbul’a Edirnekapı’dan muhteşem bir merasimle girerken, bir derviş önünü keserek Fatih’e hitaben, “Sakın gururlanma, sen bu fethi bizim duamızla başardın!” dediğinde Fatih, “Doğru söylersin Derviş Baba; lâkin şu belimdeki kılıcın hakkını da unutmamak lazımdır, Kılıç imanın pençesi, iman kılıcın koludur.” cevabıyla dünya ile ahreti, tevekkül ile tedbiri, iman ile orduyu hayatında ne güzel kaynaştırdığını göstermiştir.

Bir Türkmen şairinin, İstanbul’un fethinin sevinciyle yazıp gönderdiği şiirde Fatih’e;

“Devletlü Hünkârım sabahınız hayır olsun. Yediğin bal ile kaymak, güzergâhın çayır olsun.” mısraları ile dile getirdiği saf ve samimi duygularını içtenlikle kabul etmiş, mütevazı Fatih’i de böylece tarihe mâl etmiştir.

Cihan Fatihi, İstanbul’u almakla Bizans’ın 1100 yıllık siyasi tarihine son vermiş, surların fetihler için engel olamayacağını göstermiş, iki kıtayı birbirine yaklaştırmıştır. Ortodoksları himayesine alarak Hıristiyan dünyasının arasını iyice açmış, İslam dünyasının en itibarlı devleti olarak Osmanlıyı yükseltmiş, Türk zekâsının, imanının, teknolojisinin, disiplin ve tahammül gücünün anlamlı birlikteliğini bütün dünyaya göstermiştir.

Fatih, ülkesinde İslam dünyasının en modern yüksek okullarını yaptırmış, İstanbul’da açtığı “Sahn-ı Seman” adlı üniversitede devrin hâkimleri, hekimleri, mühendisleri yetişmiş, Ali Kuşçu gibi zamanın ünlü matematik ve astronomi bilginleri bu gibi okullarda ders vermiştir.

Dizlilere diz çöktüren, başlılara baş eğdiren Sultan Fatih, huzurunda devlet adamlarının oturmasına izin vermezken, bilim adamlarının oturmasına müsaade etmiştir. Kendisi sultanlığı bırakıp medresede öğrenci olmaya kalkınca, Akşemseddin’in uyarısıyla kendine gelmiş ve devlet işlerine dört elle sarılmış, “herkes en iyi bildiği işi yapsın” prensibine göre hareket etmiştir.

İyi bir çevre koruyucusu olan Fatih, tarihe ve topluma mâl olmuş değerlere, binalara da sahip çıkmıştır. Ağaç dikeni sevip ödüllendiren, ormandan yaş keseni cezalandıran Fatih, elbette insan sevgisine de sahip bir Hak ve halk adamı idi.

Fatih, çocukluğundan itibaren iyi bir eğitim ve terbiye alarak bu noktaya gelmiştir. O, hem babası Sultan II. Murad eliyle yetiştirilmiş, hem de Molla Gürani, Molla Yegan, Molla Hüsrev ve Akşemseddin gibi eğitimciler elinde yoğrulmuştur.

***

Bunların yanında acaba Fatih’in üzerinde etkisi olan başka değerler yok mudur? Elbette vardır. Bir insanı hayatta en fazla etkileyen, üzerinde en fazla emeği olan annesidir. Onun kucağında veya dizinin dibinde az bir zaman bulunsa da yine fark etmez, insan annesinden alacağını alır. Fatih de annesinden bir şeyler almış olmalıdır.

Eli öpülesi ve takdir edilesi bu kadın, II. Murad’ın zevcelerinden Hatice Halime Hatun idi. Osmanlı sarayına Candaroğlu başkenti Kastamonu’dan gelin gelmişti. Çocukluk ve gençlik günlerini geçirdiği bu şehirde babası İbrahim Bey ve büyük babası İsfendiyar Bey’in himayesinde iyi bir eğitim ve terbiye görmüştü. Halime Hatun, kışları Kastamonu’da günlerini geçirirken, yazları ise Candaroğullarının yazlık merkezi Devrekâni’de ikamet etmekte idi. Candaroğulları sarayı, Selçuklu ve Çobanoğulları saraylarının kültür mirasçısı olup, devrin meşhur âlimleri bu saraya gelip beylerin hizmetine girmişti. Kutbeddin Şirazi, Mukbil oğlu Mü’min, Eskişehirli Tâceddin bunlardan bazıları idi. İsfendiyar Bey devrinde Kastamonu bir bilim merkezi haline gelip, Konya, Kütahya ve Bursa saraylarıyla boy ölçüşüyordu.

İsfendiyar Bey, Osmanlılar ve Karamanoğulları ile birlikte Anadolu’da üstünlük yarışında ilk üçte idi. Türk hükümdarlarının cihangirlik davası atalarından ona da geçmişti. Kastamonu, Çankırı, Sinop, Samsun onun yönetimi altında idi. Ancak Osmanlılar Batıdaki fetihler sayesinde İsfendiyar Bey’in gücünün ötesine geçmişlerdi. Nihayet İsfendiyar Bey’in toprakları küçüldü, 1423’te ise II. Murad’la yaptığı savaşı da kaybetti ve barış imzaladı.

Anlaşma maddelerinden birine göre II. Murad, kız kardeşlerini İsfendiyar Bey’in oğulları İbrahim ve Kasım beylere verecek, İsfendiyar Bey ise güzel torunu Halime Hatun’u II. Murad ile nikâhlayacaktır. Böylece Candaroğulları ile Osmanlılar bir kez daha hısımlık kuracaktır. Nitekim daha önceki yıllarda da Osmanlıdan Kastamonu’ya birkaç defa gelin gelmiştir. İsfendiyar Bey’in annesi de Osmanlı şehzadesi Süleyman Paşa’nın kızı idi.

II. Murad, düğün için devlet ileri gelenlerinden Elvan Bey, Şerefeddin Paşa, Reyhan Paşa ile kadınlardan Daye Hatun, Merih Bola ve Şah Ana’yı kalabalık bir düğün heyetiyle birlikte Kastamonu’ya göndermiştir (1425). İsfendiyar Bey, bu heyet şerefine Kastamonu’da ziyafet ve eğlenceler tertip etmiş, II. Murad’ın gönderdiği hediyeleri kabul etmiş, Osmanlı dünür heyetine kıymetli hediyeler sunmuş ve gösterişli bir düğün sonunda Halime Hatun’u göz kamaştıran çeyiziyle beraber Bursa’ya yolcu etmiştir. Aynı günlerde II. Murad’ın kız kardeşleri de gelin olarak Candaroğulları ülkesine uğurlanmıştır.

Hatice Halime Hatun düğünden sonra bir süre Bursa’da ikamet etmiş, sonra Sultan II. Murad onu Edirne’ye götürmüştür. Bu Hatun, II. Murad’ın 1451 yılında vefatından sonra uzun bir süre daha yaşamış ve Bursa’da vefat etmiştir. Kabri de Bursa’dadır.

Son yıllarda Fatih’in annesinin Sırp despotunun kızı olduğuna dair ileri sürülen iddialar bugün için artık çürütülmüştür. II. Murad, Sırp despotunun kızını babasının hatırı için alsa da onu yanında tutmamıştır. Bu kadın, II. Murad’ın ölümünden sonra ülkesine gönderilmiştir. Çocuğu olmamıştır. Müslüman da değildir.

Birçok Osmanlı kaynağı Fatih’in annesi olarak İsfendiyar Bey’in torununu göstermiştir. Dolayısıyla Sultan Mehmed’in yetişmesinde Kastamonu’nun da hizmeti olmuştur. İstanbul’un fethi sırasında İsfendiyar Bey’in oğullarından Kasım Bey de görev almış, hatta Fatih onu elçi olarak Bizans’a göndermiştir. Kastamonu’dan donanma malzemesi de gönderilmiştir.

Fatih, 1460’ta Kastamonu’yu aldığında İsfendiyar Bey’in torunu İsmail Bey hükümdardı. Fatih, onu huzura kabul ettiğinde bu beye elini öptürmemiş ve onunla kucaklaşarak “Sen benim ulu biraderimsin.” diye hitap ederek ona saygı göstermiştir. Çünkü İsmail Bey, Fatih’in annesinin kardeşi yani dayısı idi. Fatih de bunu elbette bilmektedir.

Türkiye Kamu Çalışanları Vakfı Kastamonu şubesi 21 yıldır Kastamonu’da İstanbul’un Fethi ve Fatih’in annesini anma etkinlikleri düzenlemekte ve Kastamonu’nun Bursa, Edirne, İstanbul ve özellikle de Fatih ile olan manevi bağlarını dile getirmektedir. Bundan sonraki her 29 Mayısta da bu şekil faaliyetler yapılmaya devam edilecektir. Fatih, Kastamonu’ya olan vefa borcunu bu memleketi alırken kan dökmeyerek ödemiştir. Kastamonu da Fatih’e olan şükran duygularını ve akrabalık bağlarını, anma programları ve dualar ile gösterecektir.

KAYNAKLAR :

Âşık Paşaoğlu Tarihi, Haz. N. Atsız, İstanbul,1992.

Hoca Sadeddin Efendi: Tâcü’t-tevarih, İstanbul,1992.

M. Süreyya: Sicill-i Osmanî, İstanbul,1308-1313.

Müneccimbaşı Tarihi I , Haz. İ. Erünsal, Tercüman 1001 Eser.

Neşrî Tarihi II, Haz. F. R. Unat; M. A. Köymen, Ankara,1987.

YAKUPOĞLU, Cevdet: Kuzeybatı Anadolu’nun Sosyo-Ekonomik Tarihi, Gazi Kitabevi, 2009, s.383-385.

YILMAZ, Muammer: “Fatih’in Şahsiyetinden Çizgiler”, T.D. Tarih Dergisi, 6/65, (Mayıs,1992), s.28-46.

Kasyamonu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü. E-posta: cyakupoglu@kastamonu.edu.tr