Kırık Bir Gönlün Rabbine Seslenişi,

Denizler mürekkep olsa, dağlar kalem; tek senin sözün bitmez dile gelse onsekizbin âlem. Vermezsen gönlüme şerh-i sadır, dökülmez defterime cümleler satır satır. Eşsiz ve pak ism-i şerifine sığınarak başladım zâtını övmeye, ne kadar âciz olsam da kalemim can atıyor şanını yükseltmeye.
Sen, ey varlığına herhangi bir sınır çizilemeyen en ezelî ve en ebedî! Sen,  ey rahmetinin genişliğini kimsenin tahmin edemediği en merhametli. Sen, ey bir zerre iyiliğe en az on misliyle karşılık veren cömertlerin en cömerdi! Sen, ey canlı-cansız tüm varlıkların kendisine hayran olduğu tek Müteâli! Sen, ey gecelerde ve gündüzlerde, gizlilerde ve âşikârelerde, uzaklarda ve yakınlarda daima özlemiyle ahlar çekilen en Sevgili! Ve sen ey kırık kalplilerin bin bir hüzün deryasına dalıp çıktıktan sonra uğradıkları huzur dolu limanın yegâne sahibi!
Gönül, Hakk’ın nazargâhıdır. Hem de günde yüzlerce defa nazar ettiği bir mekândır. Hakkında “Ne yerlere ne göklere; bana inanan bir kulumun kalbine sığarım” buyrulan tek ilâhî sığınaktır. Gönlün sınırı yoktur, gözlerin almadığı tüm âlemleri içine alır. Gönülsüz kalan bir insansa et ve kemik yığını olarak kalır. Gönül, en güzel binektir; götürür seni istediğin yere. Yoruldum dur demez; gezdirir seni biteviye. Gönüllü yapılırsa olur her iş tamam, gönülsüzse insan bilesin ki zahirde mükemmel görünse de o iş, noksandır noksan. Gönül, zümrüd-ü anka gibidir, elden giderse bulması pek güç olur, kırdığın bir gönlü tamir etmekse belki ömrünün sonunda mümkün olur. Kimsenin kırma gönlünü velev ki bir dilenci bir garip olsa da; kem gözle bakma, dudak bükme, hakir görme, onu da yaratanın Allah olduğunu asla unutma! Alma gönül kırıp da bir âh, geri çeviremezsin o ânı etsen binlerce eyvah! Senin de gönlün var, bir gün ettiğini bulup dersin yüzlerce vah! Bunun için gönül taşıdığını iddia eden tüm kulların şunu bilsinler ki;
Gönlü kırıklar olur olmaz yerde ağlarlar; neden- sebep sorulmaz, onlar hep mahzundurlar. Okyanusa dalmış bir yunus balığı gibi hüzün deryasında seyredip dururlar. Bu makama yeni adım atanlarsa deryanın derinliğinden son derece korkarlar, neye uğradıklarını şaşırırlar. Hele muhabbet dolu bir âlemden yolları buraya düşmüşse hayretler içerisinde kalakalırlar. Muhabbet makamında kendilerini unutmuşlardı, iradeleri mahbuba tabi idi. Şimdiyse iradeleri geri verilmiştir. Sevgi yollarında ilerlerken ne geçmişe ne geleceğe dair hiçbir endişeleri kalmamıştır, sadece aşk vardır. Hüzün deryasında ise her tarafı doludur, zerre boşluk kalmamıştır. Bu denize düşen kullar, deryadaki damlalardan çok ağlar. Gecesi gündüzüne karışır, gözyaşları dizilir yanaklarda iz olur, kan can kalmaz teninde, benzi sapsarı olur.
Hem açıktan hem gizlice haykırır Sevgili’ye, “neredesin Efendim, neredesin?” diye. Elleri tutmaz, bedeni dayanamaz olur. Yol arar deryada kendine, daldıkça daha da yorulur. Çaresiz, gözleri yaşlı, yürekten taşan yalvarışlarla yol almaya devam eder. Kimseye belli etmeden inler inler inler… Bir değildir bu inleyişler bin değil. Tartıda tartılmaz, sayıda ölçülür değil. Öyle bir inler ki rahmet kapısında, o ses Rahman’ın rahmet damarını sızlatır sonunda. Nedir derdin, talebin diye sorulmak üzere huzura alınır. İster sürünerek olsun ister süzülerek onun için fark etmez, önemli olan Rabbi’ne derdini anlatmaktır. Tüm sözleri hazırdır, o kadar çok tekrarlamıştır ki adeta ezberlemiştir. O koskoca deryada bir yol açılır ayın on dördünden parlak. O yolda ilerler, beden yorgun, gönül bitkin, ayaklar çırılçıplak. Bir büyük meydana çıkar ki deryadan daha geniş; sonu yok zanneder,  der bitmeyecek bu ilerleyiş. Nurdan bir kapı açılır kendisine, “ Gir, anlat hâlini denir Efendi’ne.” Sanki her şey değişmiştir, her şeyi değişmiştir o kapıdan girerken. Eller eskisi gibi değildir, ne gözler ne ayaklar ne de beden. Deryadaki bir duası gelir aklına; nur âbidesi olmak, dünyanın tüm süfli vesilelerinden bir bir kurtulmak. Kabul edilmiştir arzusu duaları tek kabul eden tarafından; kurtarmıştır onu tüm bağlarından Yüce Yaratan. Tüy gibi hafiflemiştir, kuşlar gibi özgürdür. Şimdi karşısında duran, bir ömür görmeyi istediği tek “Yüz” dür. Süzülerek varır huzura, secde için koyar başını nurdan meydana. Tüm muhabbetini, cesaretini, edebini toplayıp kaldırır başını nazar etmek için Cemâlullah’a! Aman yâ Rabbi aman, aman ya Rabbi aman! Binlerce ömür, can fedadır o güzelliğe! Binlerce tesbih çekilsin, zikirler söylensin o bir anlık büyük zevke! Zevkten düşer başı bu defa secdeye. Öylece kalır bırakılsa saatlerce, senelerce secdede. Ancak hoş bir hitâb-ı ilâhî getirir onu kendine. “Ey kulum, söyle isteğini, hani günlerce gecelerce onun için ağlamıştın. Bir fırsat bulup hâlimi arz etsem diye türlü sözler hazırlamıştın.”
Evet der içinden, evet. Neler neler hazırlamıştım. Yüreğimdeki hüznü tek sana anlatacaktım.  Ben der ben kendi kendine, sonra az önceki zevk gelir gözlerinin önüne. O zevk dolaşır tüm bedenini, sarar iliğini, kemiğini; siner tüm hücrelerine, dahi özüne. Mest olur, derdini de ona dair hazırladığı tüm kelimeleri de unutur. Neşe ile kaldırır başını “Sen der sen, yalnız sen varsın… Sen varsın ey GÜZEL, sen varsın en GÜZEL, sen varsın tek GÜZEL.” Sesi titrer, yüreği titrer, dökülür dilinden sessizce kelimeler:
“SENİ SEVİYORUM, seni çok seviyorum ya Rabbi, seni çok seviyorum! Sen mâbudsun, ben zayıf bir kul. Sen mahbubsun, ben seni seven bir pür kusur. Sen sonsuz lütuf sahibi bense günahı pek çok bir âciz. Sen şereflilerin en şereflisi, bense bir değersiz. Sen istenen, özlenen, beklenensin bense kendimce isteyen, özleyen ve bekleyen. …Neler dökülür daha neler, akla- hayâle gelmeyen, öyle güzellikler yaşanır ki sözlere dökülmeyen. Ne dert kalmıştır artık ne hüzün ne de gözyaşı. Kulağında hoş bir seda, gözlerinde eşsiz güzellik ve yüreğinde kutlu buluşmanın anlatılmaz hazzı. İşte hüzün deryasına dalanlar bu tatla dönerler dünyaya. Devam ederler kaldıkları yerden Yaratan’ın kullarıyla birlikte yürümeye ve onlarla beraber irşat yolunda koşmaya.
Kalpleri sevginle öyle bir dolmuştur ki başka hiç kimseyi görmezler, göremezler, değil top patlasa dünya yıkılsa zerrece irkilmezler. Sağanak hâlinde yağan yağmur taneleri vurur yanaklarına akıp gider. İnsanlar yanından sel gibi akar geçer. Öyle baş başadır ki sevgiliyle nerde olduğunu fark etmez, gündüz mü gece mi ayırt edemez. Ne gökyüzüdür gördüğü, ne güneş ne ay; ne dağlardır dimdik duran, ne sulardır çağlayan, seyrettiği tek diridir, tek HAYY. O’nunla atar her adımını, O’nunla oturur, O’nunla kalkar. O’nunla dalar uykuya, gözlerini O’nunla açar. İnsanlarla değil, hep O’nunla konuşur; halkı dinlese de hep konuştuğu Hak olur. Etrafındakiler konuşur, güler, eğlenir; o da mütebessimdir, Hakk’ın gizli cilveleri onu neşelendirir. Rüzgârdan alır Yaratan’ın haberini, düşerken bir yaprak seyreder sanat-ı ilâhiyi. İnsanlar onu görse ya yorgundur der ya da uyukluyor zanneder. Gözlerini kapasa karşısında O, açsa O. Kendini yok sayar; tek kalan O. Zaten tek var olacak olan O, her şey fâni zâtından başka, yokluk da yok olacak Mutlak Mevcut O. 
Dilleri lâl olunca ne düşünürler bilemezsin, günlerce kelâm etsen onlardan bir cümle deremezsin. Sakindirler yaratılıştan, kendileri nâmına çıkmaz hiç sesleri. Değil binlerce iltifat, kızdırmak için hakaret etsen savunmazlar nefislerini. Allah ve Resûlü için aslan kesilirler sadece. Hâllerine dair tek cümle etmezler beklesen saatlerce. Gizliden gizliye yol alırlar, kâh gülerler, kâh ağlarlar. Kâh coşar birkaç cümle fısıldarlar, kâh sırlara erişirler, derinlere daldıkça dalarlar. Ârif olanlar anlar onların hâllerinden, câhil olanlar ise öfkelenir sessizliklerinden. Hâlleriyle ders verirler ibret almak isteyenlere, hâlimizle hâllenin derler kendilerini izleyenlere. Onlar sustukça bakışları derinleşir, geceden kara olur gözleri, derinleştikçe hâlleri bir hançer gibi saplanır yüreğe nazar etmeleri. Rahmet yüklü olmadıkça bu seyirleri bakmazlar çok sıkça sevenlerinin yüzlerine, Celâl’in ağırlığını taşıyamaz talipleri candan olur endişesiyle. Kısaca konuştukları ânı ganimet bil, susunca konuşmalarını isteme. Rahmet nazarlarına manzur olmaya bak; gözlerini yumduklarında sen de başını eğerek gözlerini kapat.  Sessizce derinlere dal git o huzur deryasında.
Gönlü kırıklar ağlarlar, hem de öyle bir ağlarlar ki dağ-taş yerinden yuvarlanır, onların âhından nice tenden ruh ayrılır. Öyle sıcak akar ki gözyaşları gözü yakar, kirpikleri yakar, yanaklardan ateş parçası gibi inerek yürekleri dağlar. Kavurur ruhu, kalmaz tende can, yığılır beden olduğu yerde mahvolmuştur yanmaktan. O ağlamayı dinlese bir insan, der ki nedir acın, en yakınını mı kaybettin, nedir bu bu gönülleri dağlayan figân? Hem ağlar hem ağlatır, hem söyler hem söyletir, hem inler hem inletir. Onlar öyle özlü gözlere sahiptirler ki Hakk’a yaptıkları ibadetten aldıkları zevki korumak için Allah’tan korkmayan insanların yüzüne bakmaktan çekinirler. Onlar insanlardan ziyade Hakk’la beraberdirler,  her anlarını Yaratıcı’yla geçirmeyi isterler.  Devamlı tefekkür hâlindedirler, çok az konuşurlar, bakarlar fakat görmezler.
O ağlayışı tartsa mizan, ağır gelir tüm günahlardan hatta tüm dağlardan, taşlardan, küreden, arzdan. İnci tanesi gibi düşerken o damlalar yanaktan, dersin ki toplasam bir bir vesile eylese günahlarımın affına Gufran. En yükseklerden dökülen şelâlelerde yoktur o çağlayış, değil yürekleri kayaları yerinden koparır bu ağlayış. Nara değse o nur tanesi söndürüverir âniden, korkar ateş dahi o billur tanelerinden.
Severler; Leyla ile Mecnun’un esamesi okunmaz onların yanında, tüm ciğerleri közler sevdalarının bir zerresi çıksa açığa. Sevgilerinin en basit alâmeti sevdikleri Yüce Yaratıcı’nın her arzusuna, emrine tüm güçleriyle koşmaları, yasaklarındansa ateşe düşecekmiş gibi korkmalarıdır. Muhabbet kadehinden içenlere gökler ve yer dar gelir; gönülleri hiçbir yere sığmaz olur. Hakk’ın ululuk ve kudreti karşısında hayretler içerisinde kalırlar, sakin bir liman ararlar; Peygamber-i Zîşan’ın kanatları altına sığınarak selâmet bulurlar. Güzeller Güzeli çıkar karşılarına, Kevser Havz’ından bal şerbetleri sunup sakinleşin der onlara. Nereye gitseler hep sağ yanlarında hazırdır Resûl-i Kibriya, mahşere kadar yarenlik eder Yetimlerin Efendisi kalbi mahzunlara. Aşkla taşıp coşacakları her anda O İki Cihan’ın Habibi tutar sağ omuzlarından, sabır ile sebat tavsiye eder ayı kıskandıran tebessümün ardından. Diner tüm sancıları, her dert neşeye döner; az önce taşan coşan koca okyanus sakin bir limana benzer. Ashabı döneminde mescide gelemeyen bir çocuğu arayıp soran o merhamet membaı Kutlu Nebi, aynı sevgi ve muhabbetle gözetler her devirdeki mahzun kalplileri. Dolaşır bir bir hepsini, hoş eyler ziyaretiyle gönüllerini. Kimseyi garip ve sahipsiz bırakmaya kıyamaz, ne kadar günahkâr olsa da mahzun olmalarına o güzel kalbi dayanamaz.
Olsa da bu âlemin binbir boyutu, mahzunların bakışı delip geçmiştir onu. O bakışın önünde olamaz, ne insan ne dağ ne taş engel; ayrılır önünde ah bir görebilsen gökler tel tel. Onların bakışı yaydan fırlamış ok gibidir asla şaşırmaz; arar bulur hedefini bir an duraklamaz. Öyle bir saplanır ki insanın özüne, tesiri bir ömür geçmez. O bakışın bıraktığı eseri hiçbir insan ne kadar uğraşsa silemez. Rahmet nazarları bir kez uğrarsa gönül yurduna, tüm dertlerini unutturur, cennet hissini yaşatır sana. Zaman durur, mekân silinir o kısacık ânda; bitmese dersin bu rüya, dönmesem bir daha dünyaya. Gazap nazarıyla bakarsa cehennem azabını burada tadarsın, en karanlık kuyularda yok mu küçücük bir ziya diye hayıflanırsın. Tadı kalmaz yediğin aşın, soluduğun havanın; zannedersin bitmiştir hayatın, gelmiştir ölüm ânın.
Elleri daima titrektir, ism-i Kayyum’dan olmasa medet, tutamazlar boşlukta bir lahza dikkat et. O eller âdeta Cennet’ten gönderilen iki yaprak gibi mübarektir, sakın sanmayasın et ve kemikten ibaret. O ellerle kalem tutmayı, Rahman’ın insana talimini seversin, seversin de bilmediklerini Rabb’inden bir bir derersin. Deresin de meleklere arz olunacak bir hâle gelirsin, melekler sana gıbta eder de bir bakarsın Hakk’ın gözdesi oluverirsin. Ne mutlu sana ey hiçbir şeye gücü yetmeyen bîçare insan; Hakk’ın gözdesi olduktan sonra âlemleri kaybetsen ne ziyan.
Tebessümleri Hak’la beraber olduğunun şiarıdır, zahiren baksan kim bilir belki zindandadır. Bana baktı, benle konutu deme, onların baktığı yer ukba, konuştukları Mevla’dır, ağyar zannetme. O gülüşleri en tatlı sulardan tatlıdır, en serin vadilerden daha ferahtır. O gülüşü görünce bu bir insan değil çok değerli bir melek dersin, dikkat et Yusuf’u gören hanımlar gibi parmaklarını kesersin. En soğuk gecelerde o gülüşün verdiği huzurla ısınırsın, en sıcak günlerde o tebessümün gölgesine sığınırsın. Seni sende bırakmaz, alır götürür gönülleri güldüren eşsiz Güzel’e. F3ani âlemlerin her basamağını teker teker çıkar, erişirsin gülerek Ezel’e. O gülüşsüz doğmaz Güneş, bulamazsın ruhunu sakinleştirecek bir eş. O gülüşsüz açmaz bahçelerde ne lale ne sümbül ne de gül, öter mi gül olmazsa ona hayran çaresiz bülbül. Gönüller mahzun olur, kalemler kurur, bakışlar yere iner, o gülüşten ırak düşen eller hasretten titrer, bedenler rüzgârın önündeki yaprağa döner, düşer dudaklara bir hasret şarkısı, gece demez gündüz demez, durmadan terennüm eder.
Üşürler, Rabbin muhabbet şemsiyesi üzerlerinden bir an çekilse, donup kalırlar özleri huzurdan ayrılıp bir dem gaflete düşse. İbadetten bir lahza geri durmazlar, bir vakit namazı kaçırmazlar. Namazda bir an gaflete düşüp o hâlde secde veya rükû yaptık mı aceb diye derin düşünceye varırlar. Hasta olur o muhabbet otağından bir dem ayrı kalsalar, ezilirler adeta en ağır yükün altında bir an kâinatı seyre dalsalar. Cemâl’den başka bir şey güldürmez yüzlerini, O’nu bir an görebilmek için feda ederler tüm biriktirdiklerini.
Mahzunla rhuzura üns olmuşlardır, dünyaya dönmek akıllarına gelmez. Ev- ocak, çoluk-çocuk, ehl-i dünyanın işleri onlar için meşakkattir, gönüllerinde bunlar zerrece yer etmez. Ezelî Sultan gönüllerine taht kurmuştur, gözleri daima bu bahtlıyı gözler olmuştur. Hakk’ın ünsiyet denizinde öylesine boğulmuşlardır ve yalnız O’na seslenmekten tarifi imkânsız bir zevkle öylesine coşmuşlardır ki adeta sarhoş olmuşlardır. Ne mal ne mülk onları tatmin etmez, evlât, ana- baba, yâr onu Mahbub’u temaşadan engellemez. Halk arasında da O’nunladır, yalnızken de, bir görürsün evdedir, bir bakarsın câmide. Yollarda, esen yelde, doğan güneşte, dağların zirvesinde hep sanat-ı ilâhiyi seyreder, gördüğü her güzellikte Hakk’ın bin bir ismini tesbih eder.
Gül gibi kokar nazenin tenleri, baldan tatlıdır, hikmetler yüklüdür tüm sözleri. Bakmaya doyamazsın; dolunay gibi parlaktır yüzleri. Özleri ulaşmıştır Hakk’ın özüne, korurlar, gözetirler yaratılanı Yaratan’ın hürmetine. Değil bir can, bin can veresin gelir bastığı yere yüzün sürmeye. Bırakma girdinse bir mahzun kalbe, emin olasın o hablullahtır, sımsıkı tutun götürür seni sahil-i selâmete. Gökyüzünden apansız süzülüp kayan bir yıldız gibidirler, gidişleri etrafındakileri hüzne garkeder. Hiç bitmese dersin onlarla beraberlik hiç girmese araya canlar alan ayrılık, ne diyelim bu âlemde Hakk’tan başkası için takdir olunmadı ebedî kalıcılık.
Ne denizde yürümek ne havada uçmak; bilesin ki en güzeli bir mahzunun gönül evine konmak. Kısacık süren şu ömür filmine mutlu bir son mu istiyorsun; mahzun bir gönüle girip orda “EN SEVGİLİ” ile görüşmek. İmtihan yurdu bu âlemden maksat O’nu bulmak değil mi? O’nu bulup en tatlı huzura dalmak değil mi? Huzura dalıp tüm endişelerden sıyrılmak değil mi? Tüm yükleri atıp omzundan O’na koşmak değil mi? Bütün acziyetiyle Kâdir-i Mutlak’ın kutsiyet kucağına varlığını bırakıvermek değil mi?
Ey mahzunların gönül tahtına tüm ihtişamıyla tahtını kuran Benzersiz Sultan! O gönülleri, nasıl bir göz açıp kapayıncaya kadar bırakmıyorsan kendi hâllerine, hüzünden bir damla tatmış bu pür kusuru da ne olur bırakma kendi kendine.
Bırakma ki sayısız hatalarına binlercesini eklemsin, bırakma ki bu günahlarla huzura nasıl varacağım endişesi belini bükmesin. Bırakma ki, çâresizlikten her tarafı yaralı bir kuş gibi çırpınarak inlemesin. Ahlarla, eyvahlarla geçen senelerine nedamet dolu nice seneler eklemesin. Bırakma ki hem gizli, hem açık gözyaşları dinsin, bırakma ki muhabbetinin yolunda adım adım ilerlesin. Bırakma ki sana hizmet için âciz canına bin can gelsin, ne kadar kaldığını tek senin bildiğin ömrüne bereket insin. Bırakma ki tertemiz niyetine ulaşma imkânı bulsun, bulsun da bedeni nur, özü nur, sözü nur olsun. Nur dolsun her tarafı ki nâr altı cihetinden uzak olsun.