KUR’ÂN’DA FÂNİLİK VE BÂKİLİK
Sözlükte “geçici olmak, yok olmak, ölmek” gibi manalara gelen Arapça kökenli“fen┠kelimesi, genellikle “var olmak” anlamındaki “beka” kelimesiyle birlikte kullanılagelmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu iki kelimeden türemiş kelimeler yer almaktadır.
Kullanıldığı diğer bazı manalar ise şunlardır:
1)Yokluk, yok olma: “Eşya fenâya gitmiyor, bekaya gidiyor(varlıklar yokluğa gitmiyor, devamlı ve kalıcı olan ahrete gidiyor).”
2)İyi nitelikte olmayan, kötü. “Rüşvet, fenâ bir şeydir.” Üzücü: “Savaş yılları, fenâ ve ağır felâketler öğretmiştir.” Çok: “Bileğim burkuldu, fenâ acıyor.”
3) Tasavvufta insanın kendi varlığından geçmesi” anlamına gelir.
“Müridin kötü huy ve vasıflarını yok edip onların yerine iyi hasletler kazanması” anlamında kullanılan fenâ terimi özellikle ilk dönemlerde cehaletin yerine ilmin, gafletin yerine zikrin, zulmün yerine adaletin, nankörlüğün yerine şükrün, mâsıyet ve günahın yerine taat ve ibadetin geçmesi şeklinde anlaşılmıştır.
Sûfilerin yaşadıkları tasavvûfî hâllerle ilgili görüş ve tespitleri zenginleştikçe fenâ ve beka kavramları da değişik ve zengin boyutlar kazanmıştır.
Tasavvûfî kaynakların ortaklaşa verdikleri bilgilerden fenâ- beka kelimelerini tarif eden ilk sûfinin Ebû Saîd El-Harraz olduğu anlaşılmaktadır. Ona göre fenâ, kulun kulluğunu görmekten fânî olması, beka ise ilâhî tecellileri temaşa etmekle bâkî olmasıdır. Kulluğu görmek demek, yapılan ibadetleri kendine nispet etmek, onlara güvenmek demektir.
Ebû Saîd, fenâ hâlini üçlü bir derecelendirmeye tâbî tutmuştur. Mürid, önce dünya ve ahretle ilgili bütün haz ve duygularını kaybeder. Sonra Allah’ın kudretinin tecelli etmesi sebebiyle O’na duyduğu saygıdan dolayı Allah’la ilgili hazzını da yitirir. Son tecelli ile bu hazzını yitirdiğini dahi bilemeyecek bir noktaya ulaşır. Allah’ın hakikatinin bütün benlik ve şuurunu istilâ ettiği bu durumda dışarıdan gelecek herhangi bir uyarıcıyı idrak edemediği ve kendi varlığının da farkında olmadığı için “fenâü’l-fen┠hâlini yaşar.
Fenânın yaygın olan bir tarifi de Ebû Ya’kub en-Nehrecûrî’ye aittir. Ona göre fenâ, “Allah’a nisbetle kulun kendi varlık ve fiillerini görme duygusunun yok olması”, beka ise “kulun dinî hükümlerde Allah’ın iradesini gözetmesidir.”
İbn-i Arabî ise hadiste “Allah’a O’nu görüyormuş gibi ibadet etme” şeklinde tarif edilen “ihsan” kavramını “fen┠ile aynı anlamda kabul etmiştir. Fenâyı yedili bir taksime tabi tutarak bunları,  günahın, fillerin, sıfatların, zâtın, âlemin, Allah’tan başka her şeyin, nihayet Allah’ın bütün sıfatlarının ve bunlarla arasındaki münasebetlerin yok olması tarzında sıralamıştır.
Seyyid Şerif Cürcânî fenâyı “kötü huyların yok olması,” bekayı da “iyi vasıfların kazanılması” olarak ahlâkî anlamda tarif ettikten sonra fenâyı ikiye ayırmıştır. Bunlardan birincisi tarifte belirtilen ahlâkî manadaki fenâ olup mücahede ve riyazet yoluyla elde edilebilir. Dünya ile ilgili algıların yok olmasından ibaret olan ikincisi ise müşahede ve istiğrak ile gerçekleşir.
Sûfîler, istiğrak ve müşahede hâlinde olan kişinin kendini kaybetmesine ve dünyaya dair idraklerinin yok olabileceğine delil olarak Hz. Musa ve Yusuf’la ilgili bazı âyetleri örnek olarak göstermişlerdir. Hz. Musa dağda Allah’ın tecellisini gördüğü zaman kendinden geçmiş, Hz. Yusuf’u gören kadınlar ise meyve yerine ellerini kestikleri hâlde bunun farkında olamamışlardır. Kuşeyrî, iki insan arasında böyle bir hâl cereyan ettiğine göre kul ile Allah arasında daha mükemmel hâllerin vuku bulabileceğine şaşmamak gerektiğine dikkat çekmiştir. Bu noktada sûfilerce ateş-demir benzetmesi de kullanılmıştır. Ateş siyah ve soğuk demiri nasıl kırmızı ve kızgın hâle getirirse Allah aşkı da insanın bazı özelliklerini değiştirir. Konuya başka tasavvuf terimlerinin yardımıyla açıklık getirmeye çalışan sûfiler de vardır. Meselâ, Ebu’l-Hasan Harakânî’ye göre mürid kendisini Allah ile beraber hissederse buna “vefâ”, Allah’ı kendisiyle birlikte bilirse buna da “fen┠denir. Sûfinin kendisinde Allah’a muhalefetten eser görülmemesini “fenâ ani’l-muhalefe”, Allah’a tazim, bâki olmasını “fenâ fi’-l-muvafaka” şeklinde ifade eden mutasavvıflar da vardır.
Vahdet-i Vücud anlayışının yaygınlaşmasıyla birlikte fenâ kavramı yeni terimlerle genişlemiştir. “Fenâ fi’l-kusûd” (maksat ve iradenin Allah’ın iradesinde yok olması), “fenâ fi’ş-şühud” (kâinatta Allah’tan başka bir varlığın müşahede edilmemesi), “fenâ fi’l-vücud” ( Allah’ın dışında hiçbir varlığın tanınmaması) şeklindeki üçlü tasnif bunların en meşhurudur.
Fenâyı “ferdâniyette fenâ, vahdaniyette fen┠olarak ikiye ayıran Necmeddin-i Kübra irfanın muhabbeti, muhabbetin de fenâyı doğurduğu kanaatindedir.
İsmail Hakkı Bursevî, ölümü kırmızı, beyaz, yeşil ve siyah diye dörde ayırmış,birinciyi nefsin arzularını yerine getirmemek, ikinciyi aç kalarak mideyi öldürmek, üçüncüyü yamalı hırka giymek, dördüncüyü de halkın eza ve cefasına tahammül etmek şeklinde açıkladıktan sonra bu son hâlin fenâ fillah olduğunu, çünkü bütün fiillerin sevgilinin fiilinde yok olduğunu söylemiştir.
Tarikatların kurulup gelişmesinden sonra fenâ kavramı insan-Allah ilişkisinin dışına taşarak yeni boyutlar kazanmıştır. Bunların en meşhuru fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’l-pir, fenâ fi’r-resûl, fenâ fillahtır.”bir şeyhe intisap eden mürid, onun öğütlerine kayıtsız şartsız bağlı kalmak ve onu sevmekle ilk merhaleyi tamamlayınca mürşidi ona tarikatın kurucu pirini tanıtır, anlatır ve sevdirir. Pirin manevî tesirine terk edilen mürid, düşüncesini onun tavsiye, fikir ve görüşleri üzerinde yoğunlaştırır. Üçüncü merhalede müridin Hz. Peygamber’in sevgisinde fânî olması söz konusudur. Fenâ fi’r-resûl fenâ fillah makamının eşiğidir. Çünkü Hz. Peygamber’i sevmek, Allah’ı sevmenin ön şartıdır. Fenâ fillah kişide sevinç ve mutlulukla birlikte güven duygusu meydana getirir; mürid bu hâlin manevî sarhoşluğuyla huzura kavuşur.
Bediüzzzaman Said Nursî bu sınıfların yanı sıra bir de “fenâ fi’l-ihvân” dan söz etmektedir. Bundan maksat, kardeşlerin birbirinde fânî olması, kendi duygularını unutup kardeşlerinin meziyet ve duygularıyla fikren yaşamasıdır. Diğer bir ifadeyle, onların meziyetlerini kendi meziyetleri, onların duygularını da kendi duyguları şeklinde kabul ederek ondan hoşlanmasıdır. Yani, samimi, ihlâs üzere kurulmuş olan en yakın dostluk, en fedakâr kardeşlik demektir.
Yirmibirinci Lem’anın birinci düsturunda Kur’ân hizmetinde olanlara ameliniz rızâ-i ilâhî için olmalı diyerek ihlâsı emir ve tavsiye ettikten sonra ikinci düsturda şöyle söylemektedir:
“Bu hizmet-i Kur’âniyede bulunan kardeşlerinizi tenkit etmemek ve onların üstünde faziletfüruşluk  nev’inden gıbta damarını tahrik etmemektir. Çünkü nasıl bir insanın bir eli diğer eline rekâbet etmez, bir gözü bir gözünü tenkit etmez, dili kulağına itiraz etmez, kalp ruhun ayıbını görmez. Belki birbirinin noksanını ikmâl eder, kusurunu örter, ihtiyacına yardım eder., vazifesine muâvenet eder. Yoksa o vücud-u insanın hayatı söner, ruhu kaçar, cismi de dağılır.
Hem nasıl ki bir fabrikanın çarkları birbiriyle rekâbetkârane uğraşmaz, birbirinin önüne tekaddüm edip tahakküm etmez, birbirinin kusurunu görerek tenkit edip sa’ye şevkini kırıp atâlete uğratmaz. Belki bütün istidatlarıyla birbirinin hareketini umumî maksada tevcih etmek için yardım ederler; hakiki bir tesanüt, bir ittifak ile gaye-i hilkatlerine yürürler. Eğer zerre miktar bir taarruz, bir tahakküm karışsa, o fabrikayı karıştıracak, neticesiz, akîm bırakacak. Fabrika sahibi de o fabrikayı bütün bütün kırıp dağıtacak.
İşte, ey Risâle-i Nur şakirdleri ve Kur’ân’ın hizmetkârları! Sizler ve bizler öyle bir insan-ı kâmil ismine lâyık bir şahs-ı mânevînin âzâlarıyız. Ve hayat- ı ebediye içindeki saadet-i ebediyeyi netice veren bir fabrikanın çarkları hükmündeyiz. Ve sahil-i selâmet olan Darü’s-Selâm’a ümmet-i Muhammediyyeyi (a.s.m) çıkaran bir sefine-i Rabbanîyede çalışan hademeleriz. Elbette dört fertten bin yüz on bir kuvvet-i maneviyeyi temin eden sırr-ı ihlâsı kazanmak ile tesânüd ve ittihad-ı hakîkiye muhtacız ve mecburuz.
Evet, üç elif ittihâd etmezse, üç kıymeti var. Sırr-ı adediyet ile ittihad etse, yüz on bir kıymet alır. Dört kere dört ayrı ayrı olsa, on altı kıymeti var. Eğer sırr-ı uhuvvet ve ittihad-ı maksat ve ittifak-ı vazife ile tevâfuk edip bir çizgi üstünde omuz omuza verseler, o vakit dört bin dör yüz kır dört kuvvetinde ve kıymetinde olduğu gibi, hakîki sırr-ı ihlâs ile on altı fedakâr kardeşlerin kıymet ve kuvvet-i mâneviyesi dört binden geçtiğine, pek çok vukuât-ı tarihiye şahadet ediyor.  
Bu sırrın sırrı şudur ki: Hakiki, samimi bir ittifakta her bir fert, sair kardeşlerin gözüyle de bakabilir ve kulaklarıyla da işitebilir. Güya on hakiki müttehid adamın her biri yirmi gözle bakıyor, on akılla düşünüyor, yirmi kulakla işitiyor, yirmi elle çalışıyor bir tarzda mânevî kıymeti ve kuvvetleri vardır.
Evet, sırr-ı ihlâs ile samimi tesanüd ve ittihad, hadsiz menfaate medar olduğu gibi, korkulara, hatta ölüme karşı en mühim bir siper, bir nokta-i istinattır. Çünkü ölüm gelse, bir ruhu alır. Sırr-ı uhuvvet-i hakikiye ile rızây-ı ilâhî yolunda, ahrete müteallik işlerde kardeşleri adedince ruhları olduğundan, biri ölse, “Diğer ruhlarım sağlam kalsınlar. Zira o ruhlar her vakit sevapları bana kazandırmakla manevî bir hayatı idâme ettiklerinden, ben ölmüyorum” diyerek ölümü gülerek karşılar. Ve “O ruhlar vasıtasıyla sevap cihetinde yaşıyorum, yalnız günah cihetinde ölüyorum” der, rahatla yatar.
Kardeşlerinizin nefislerini nefsinize, şerefte, makamda, teveccühte, hatta menfaat-i maddiye gibi nefsin hoşuna giden şeylerde tercih ediniz. Hatta, en latif ve güzel bir hakikat-i imaniyeyi muhtaç bir mümine bildirmek ki en masumane, zararsız bir menfaattir, mümkünse nefsinize bir hodgamlık gelmemek için istemeyen bir arkadaş ile yaptırması hoşunuza gitsin. Eğer, “Ben sevap kazanayım, bu güzel meseleyi ben söyleyeyim.” Arzunuz varsa, çendan onda bir günah ve zarar yoktur, fakat mâbeyninizdeki sırr-ı ihlâsa zarar gelebilir.
Kardeşlerinizin meziyetlerini şahıslarınızda ve faziletlerini kendinizde tasavvur edip onların şerefleriyle şakîrane iftihar etmektir. Ehl-i Tasavvuf’un mabeyninde “fenâ fi’ş-şeyh, fenâ fi’r-resûl” ıstılahatı var. Ben sofi değilim. Fakat onların bu düsturu bizim meslekte “fenâ fi’l-ihvân” suretinde güzel bir düsturdur. Kardeşler arasıda buna “tefânî” denir. Yani birbirinde fâni olmaktır. Yani kendi hissiyat-ı nefsaniyesini unutup kardeşlerinin meziyyat ve hissiyatıyla fikren yaşamaktır. Zaten mesleğimizin esası uhuvvettir. Peder ile evlât, şeyh ile mürşid mâbeynindeki vasıta değildir. Belki hakiki kardeşlik vasıtalarıdır. Olsa olsa bir üstadlık ortaya girer. Mesleğimiz “Haliliye” olduğu için meşrebimiz “Hıllet”tir. Hıllet ise, en yakın dost ve en fedakâr arkadaş ve en güzel takdir edici yoldaş ve en civanmerd kardeş olmak iktiza eder. Bu hılletin üssü’l-esası samimi ihlâstır. Samimi ihlâsı kıran adam, bu hılletin gayet yüksek kulesinin başından sükut eder. Gayet derin bir çukura düşmek ihtimâli var; ortada tutunacak yer bulamaz. 
Ey Kardeşlerim! Kur’ân-ı Hakîm’in hizmetindeki mesleğimiz hakikat ve uhuvvet olduğu ve uhuvvetin sırrı, şahsiyetini kardeşler içinde fânî edip onların nefislerini kendi nefsine tercih etmek olduğundan mâbeynimizde bu nevî hubb-u câhtan gelen rekâbet tesir etmemek gerekir. Evet, bahtiyar odur ki kevser-i Kur’ânîden süzülen tatlı, büyük bir havuzu kazanmak için, bir buz parçası nev’indeki şahsiyetini ve enâniyetini o havuz içine atıp eritendir.
Fenânın bu değişik taksimleri arasına yeni bir kavram kazandıran da Hocamız Musa ÖZDAĞ olmuştur. Merhum Mehmed Feyzî Efendi’den yirmi seneden daha uzun bir süredir derlediği feyizlerin açıklamasını ve yorumunu yaptığı “Feyizler” adlı serinin bir ve ikinci cildinde bu konuya ağırlıklı olarak yer vermektedir.
“Feyizler” in birinci cildinde “men âmene bilkader fegad emine minelkeder deyip lev’i levlâ’yı bırakalım.” Şeklindeki dördüncü feyizde fenâ ve beka ile ilgili olarak çok önemli ve hikmetli bilgilere yer vermektedir.
“Kadere inanan bir kimse kuşkusuz kederden emin olur.” Anlamındaki Efendi’nin bu kıymetli sözünü, “iman ve islâm” kelimelerinin hem sözlük hem de terim anlamlarını vererek açıklamaya başlamıştır. Bu iki kelimenin birbirleriye ilişkisini izah ettikten sonra inancı;
a)Birinci mertebe: İslam
b)İkinci Mertebe: İman
c)Üçüncü Mertebe: İhsan
d)Dördüncü Mertebe: İkân
e)Beşinci Mertebe. Şühud veya Rü’yet olarak tasnif etmektedir ki “fenâ”nın ortaya çıktığı mertebe de bu beşinci kısımdır. Hocamız bu konuda şöyle söylemektedir:
“Şu hâlde mertebe-i şühud her mertebenin fevkindedir ki, müminin inancının ve itikadının, ihsan ve ikânının bu mertebeye ulaşmasıyla tam ve net olarak kesinleştiğive yakînin “Hakk’el-Yakîn” derecesine erdiğini anlamaktayız. Şu kadar var ki, mertebe-i şühuda eren bir kulda “fen┠hasıl olur ki, bu anda kulun kendi namına hiçbir varlığı kalmaz, hepsi Hakk’ın müşahedesi, heybeti ve azamet-i Kibriyası karşısında yok olup gider.
Bu mertebe    ????? ???? ????????? ?????     ve  ????? ?????? ??????? ?????? ????????       gibi âyât-ı beyyinatta ifade olunan fenâ ve helâk hâlidir ve Hakk’ın Vacibi Vücuduna nisbeten  batıl hükmünde olan kulun câizü’l-vücudu yokluğa karışır gider.
Kuldaki fenâ hâli uzun süre devam ederse bu “fenây-ı külli durumu” olarak, geçici bir süre hâli yaşarsa bu da “fenây-ı kısmî veya cüz’î” olarak isimlendirilmektedir. Fenây-ı kısmî bir müddet sonra kaldırılarak kul, bekaya geçiş yapmaktadır. Bu hayata ise muhakkik bilginlerce “Hakkânî Hayat, Hayat-ı Tayyibe” derler ki maksut olan, arzu edilen hayattır. Enbiya, şüheda ve sıddıkinin hayatı bu hayattır diyerek “beka” hâlinin meşhur isimlerine yer vermektedir.
Hocamız, “fenây-ı kısmî”, üzerinden kaldırılmayan kullara “meczub” denildiğini ifade ettikten sonra meczupların hâlleriyle ilgili ayrıntılı bilgilere girmektedir. Sahv, sekr, şatahat ve huzur hâli gibi. 
Bu iki grubun davranışlarının, hâllerinin ve sözlerinin durumuna açıklık getirmek için önce iman-amel arasındaki münasebeti dile getiren Hocamız, ardından bu konudaki yanlış görüşleri ortaya koymuş ve devamında kader ve iman münasebetine geçiş yapmıştır. Fenâ ve bekayı tatmış gerçek müminlerin “keşke şöyle şöyle yapsaydım ya da keşke şunu yapmasaydım” gibi sözlerden ve bu düşünceyi yansıtacak davranışlardan sakınacaklarını ve ancak bu şekilde üzüntü ve kederden emin olacaklarını dile getirerek dördüncü feyizi tamamlamıştır.
“Feyizler 2” adlı kitabımızda ise Mehmed Feyzî Efendi’nin iki önemli sözü konumuzla yakından ilgilidir. Birincisi kalp ve kalbin hususiyetlerine dair söylemiş olduğu;
“Kalbe kötü bir şey hutur ederse hemen;
 ????? ???  ???? ????? ???? ? ??? ?????? ?? ??????

Deyip kötülüğün kökünü, daha bi’l-kuvve hâlinde iken kazıyıp atmalıdır. İşte bu, en güzel tevbedir.”sözüdür.
Hocamız bu sözü açıklamaya kalbin tanımını yaparak başlamıştır. Ardından kalbe “kalp” denilmesinin sebebini “ sürekli değişen bir varlık” olması şeklinde açıkladıktan sonra kalbin maddî âlemin değil ruh âleminin bir parçası olduğunu söylemiş ve ardından kalbin paslanması ve bu paslardan temizlenmesi durumunu anlatmaya başlamıştır. Kalbin temizlenme yollarını:
a)Tevbe ve İstiğfar
b)Ölümü Çok Anmak
c)Kur’ân Okumak olmak üzere üç ana bölümde ele almıştır. İlk iki maddeyi ayrı ayrı ve ayrıntılı bir şekilde açıkladıktan sonra üçüncü maddenin izahında; Kelâmullah’ın Mahiyeti, Kur’ân Tilâveti’ndeki Esaslar, İnsan ve Kur’ân Münasebeti, Kur’ân Tilâveti’nde Meşhur İsimler, Kur’ân’ı Genel Olarak Hüzünlü Okumanın Hikmeti, Kelâmullah’ın Dinlenilmesinin Âdâbı, Kur’ân’ın Şifa Olma Durumu gibi çok önemli ara başlıklara yer vermiştir. Devamında kalbin mühürlenmesini âyetler ışığında anlatıp kalp arazisinin nasıl ekilip dikilmesi gerektiğiyle ilgili bize yeni ufuklar açacak yöntemler göstermektedir. Kalbini dolayısıyla nefsini iyi bilen, tanıyan birinin Rabbini de gerektiği şekilde bilebileceği ve ancak kalbini daima gözetleyip kollayarak kötülüğü daha yolun başında iken ortadan kaldırabileceğini ifade ederek dördüncü feyzi tamamlamaktadır.
Hocamız’ın “Kur’ân’da Fânilik ve Bâkilik” kavramının yer aldığı feyiz ise ikinci ciltteki on yedinci feyizdir. Bu feyzin konusu “Kur’ân’ı kavrama yoludur.” Zira Kur’ân’ı hakkıyla kavrayamayan bir insan ondan gerektiği şekilde istifade edemez. Konumuza esas teşkil eden on yedinci feyiz şöyledir:
“Taharet-i Kâmile’ye ulaşamamış kimse Kur’ân’ın hakaikına muttali olamaz.”
Din-i Mübin-i İslam’ın temizliğe verdiği önemin anlatıldığı bu sözün başında Hocamız Musa ÖZDAĞ,  taharetin tanımını yapmış, temizliğin gereğini de âyet, hadis ve salih kelâmları ışığında açıklamıştır. Taharetin mertebeleri konusunda İmam-ı Gazzalî’nin dörtlü taksimini esas almıştır:
1)Birinci Mertebe: Bedenimizin görünen kısımlarının görünen ve görünmeyen türden olan pisliklerden ve artıklardan arındırılması
2)İkinci Mertebe: Organların günah sayılan şeylerden temizlenmesi
3) Üçüncü Mertebe: Kalbin çirkin huylardan arındırılması
4)Dördüncü Mertebe. Kalbin kalbi mesabesinde olan sırr-ı insaniyetin temizliği.
Bu dört mertebe temizliğin gerçekleştirilmesi ise iki şekildedir:
a)Tahliye (Tasfiye): Bu aslî unsur duygu ve melekenin yapılacak çalışmadan engel teşkil edebilecek yönlerinden arındırılması. Yani işe yaramaz kısımların rötuşlanarak tasfiye edilmesi.
b)Tahliye (Tezyin): Kur’ân’ın sevdiği evsaf ile ezenme, bezenme ve süslenme hâlidir. Bu hâli kazanmak için de ilim ve marifet elde etmek gerekmektedir.
Kur’ân’ın istediği evsaf ile süslenmek için onu doğru bir şekilde kavramak ve algılamak gerekir bunun da dört mertebesi vardır:
a)Tilâvet Mertebesi
b)Tefehhüm Mertebesi
c)Tehalluk Mertebesi
d)Tahakkuk Mertebesi
Tilâvet Mertebesi, Kelâmullah’ın hurufât ve elfâzının terennümüne genel bir ifade ile “Kıraaat veya Tilâvet” denir. Kelâmullah’ın tilâvet olarak tatbiki ve icrasında okuyucunun genel karakteri korku ve hüzün üzere olmaktır.
Onu hazin hazin, ağlar bir vaziyette okumalıdır. Aslında gönülden duyup, âzâlarla korkulu bir tablo gösterip gözlerden yaşların akması Kur’ân  okuyucusunun en takdire şayan evsafındandır. O, Kur’ân’ı terennüme başladı mı, Allah’ın sevgili kulları olan peygamberlerin, onlara inananların küfür ile mücadelelerini, onlardan çektikleri acıları ve işkenceleri; Zât-ı Bârî’ye şirk, küfür, nifak ve fısk-u fücur ile yan bakan ve yan çizenlerin görünen ve görünmeyen yönlerini dile getirenkutlu âlemin özellik ve niteliklerini, Rabb-ı Kerim’in lütuf ve ihsanlarını en esrarlı ve en harika bir biçimde anlatan ilâhî menşeli gerçek bir Rabbanî beyanı olduğunun şuurunda olur, kendini ve bütün âlemleri O’nun kutsî varlığı karşısında eriterek, Onunla ilâhî bir yakınlık ve bütünlük sağlar.
Kur’ân’da Fânilik ve Bâkilik:
Bu fakir, Kelâmullah’ın gerçek mahiyette terennümünü ifade eden kıraat ve tilâvet esnasında ilâhî bir lütuf ve rahmet eseri okuyucuda hâsıl olan bu ilahî birlik ve bütünlüğe “fenâ fi’l- Kur’ân (Kur’ân’da fâni olmak) ve beka bi’l-Kur’ân ( Kur’ân’la bâkilik elde etmek)” tabirini kullanıyorum.
Kur’ân’ın kelimatını terennüm esnasında kendini ve âlemleri unutup O’nun varlığı ve ihtişamı karşısında ilahî cazibeye kapılmak ve neticede hüzün, korku ve ağlama gibi hâllerin kendisinde belirmesi keyfiyetini “fenâ fi’l-Kur’ân”; bu keyfiyet akabinde Cemâl-i Kur’ân’a vâsıl olup O’nda Hakkı müşahede keyfiyeti neticesinde ilahî neşe ve neşveye, Rabbanî huzur ve sükuna ulaşmaya da “Beka bi’l-Kur’ân” tabirini kullandım. Hatam varsa Rabbim affeyleye.
Kelâmullah’ın gerçek mahiyette tilâveti anında fâniliğe eren müminler kendilerinden geçerek ğaşyolurlar. Bu durum Kelâmullah’ta Hz. Musa (a.s) hakkında beyan buyrulmaktadır.
Hz. Musa Cenâb-ı Mevlâyı doğrudan doğruya hiçbir vasıta olmaksızın Tur Dağı’nda görmek istemişti. Bu arzu ve istekler Cenabı Hakkın kelâmını gerçek mahiyette işitmesi neticesinde hâsıl olmuştu. O kerem sahibi Rabbimizin kelâmını gerçek mahiyette duyunca, o anda kelâmın kutsiyeti, Celâdeti ve heybeti karşısında kendinden geçer gibi oldu. İnsaniyetten öte bir mertebeye erdi ve O’nu görüvermek istedi. Yüce Rabbimiz o hâlde, o mekânda bunun olamayacağını beyan buyurarak, O’nun dağa bakmasını ferman eyledi. Hz. Musa, dağda hâsıl olan paralanma keyfiyeti ve Kelâmullah’ın verdiği haz ve neşe neticesinde ilahî bir müşahedeye erdi. Bu sırada bayılıp yere düştü. İşte ondaki bu keyfiyet, Cenâb-ı Mevl3a ile tekellüm neticesinde hâsıl olmuştur. Tekellüm neticesinde hâsıl olan bu kendinden geçme durumu, “Fenâ fi’l-Kur’ân” keyfiyetini ifade etmektedir.
Hz. Musa’nın daha sonra ayılıp özür beyan etmesi, ondaki istikrar ve sükûnu, haz ve zevki ifade etmektedir ki “fenâ fi’l-Kelâm” mertebesinden sonra oluşmuştur. Bu nedenle yokluğun üzerine bina edilmiş ilahî kelâma dayalı bir var olmayı ifade ettiği için bu keyfiyete de “Beka bi’l-Kur’ân” veya beka bi’l-kelâm-Kelâmullah’la bâki olma” diyoruz.
Hz. Musa da oluşan bu keyfiyeti bazı bilginler, doğrudan doğruya Rûyet-i İlâhî’ye dayasalar bile bizim tesbitimize ters düşeceğini sanmıyorum. Zira Cenâb-ı Mevlâ Hazretleri her şeyden evvel bu değerli Yüce Peygamberini yani Hz. Musa (a.s)’ı:
????????? ??????? ?????? ??????????
-“Allah Musa ile tam olarak konuştu.” âyeti ile “Kelâm” sıfatının tahsisi ile övmektedir. Bundan ötürü kendisine “Kelîmullah” (Allah’ın kendisiyle konuştuğu Peygamber) denilmiştir.
Bundan sonra Hocamız, Kur^’an’ın anlaşılması ve algılanmasındaki tefehhüm, tehalluk ve tahakkuk mertebelerini de bir güzel açıklayarak on yedinci feyzi tamamlamaktadır.
BİR RİCA: Bu yazıyı okuyan değerli meslektaşlarımızdan ve bu konulara ilgi duyan kardeşlerimizden ricam odur ki; belli kesitler alarak işaret etmeye çalıştığım Kur’ân’da Fânilik ve Bâkilik” konusunu tam manasıyla anlayabilmek için Hocamız Musa ÖZDAĞ’ın kaleme almış olduğu FEYİZLER I’deki Dördüncü Feyiz’i ve FEYİZLER II’ deki Ondördüncü ve Onyedinci Feyiz’i baştan sona ve tekrar tekrar okusunlar. Hocamızın kendine has üslûbu ile yazdığı satırları okudukça bu konuyla ilgili akıl, fikir ve gönül âlemlerinde çok farklı ufukların açıldığını biiznillah göreceklerdir.                        

           
Emine ŞAHİN


İslâm Ans. Fenâ mad.s.333

Sözler, Sözlük, fenâ mad. S.1145

İslâm Ans. Fenâ mad. s.334

Sözler, Sözlük , Fenâ mad.s.1146

Said Nursî,Lem’alar,153

Rahman55/26

Kasas28/88

Nisa4/164