“Allah’ın Yüce Adıyla”


BOZKIR’IN ARSLANLARI


Türkler, İç Asya’nın bozkırlarında mayalanan bir ruhla yaşam dünyasına ayak basan,cengâver sıfatlı yiğitlerdir. Onların yürekleri arslanın liderliği, bedenleri bozkurdun ataklığı ve çevikliği ile yoğrulmuştur.
Allah’ın ArslanıHz. Ali gibi hani. O da gönül itibariyle,“Melekût Âleminin Bozkırı Hz. Rasûl-i Ekrem”in şatafatlı, görkemli, rahmetli ve selametli vadilerinde yetişmiş ve insanlığa bilim ve irfanın en güzel ve en özel çağrılarını ve uyarılarını, kükreyen yapısıyla duyurmuştur.
Sopran’ın çocukları, Bozkır’ın arslanlarını birçok çileli yaşamın sonunda bulmuşlar ve onlar içerisine pervasızca dalarak kutlu liderliği, güçlü hâkimiyeti ve bereketli kazanç yollarını öğrenmişlerdir.
Bir zamanlar Asya’nın derinliklerinde ilahi bir kader sonucu kuraklık ve buna paralel olarak açlıklar baş gösterdi. Bu vahim hadisenin zorlayıcı şartlarısonunda atalarımız,bozkırın geniş ve derinsteplerinden dört bir yana dağılarak ilginç göçler oluşturdu. İşte bu yerlerin en ilginci, en bereketlisi ve en görkemlisi Anadolu’ya yapılanı idi. O zamandan bu zamana nerede ise bin yıl geçti. Anadolu, onların kutlu ve gizemli yerleşimi ve İslam’la birleşimi neticesinde mübarek bir TÜRK YURDUoluverdi.
İşte böyle bir zorunluluk ve çok sırlı bir kader cilvesi de Sopran’ın çocuklarının başına geldi. Zira Sopran,(bugünkü adıyla Bağyurdu) Bozkır’ın en gözde bir beldesi ve çok önemli bir yöresiydi.
Takvim 1965 yıllarını gösteriyordu. Bu fakir Musa’nın babası da, anası da kayıplara karışmıştı. En iyimser bir bakışla;Bozkır’dan Anadolu’nun başka diyarlarına açılmışlardı. Ali Rıza, Mevlüt, Hasan, Hüseyin, Saffet, Behlül(Pevrül), Bilal adlarında nice arkadaşları vardı. Onlarla hayatının en güzel ve en eğlenceli yıllarını geçirmişti. Ama bu tarihten sonra Sopran’ın her ailesi, türlü sıkıntılara maruz kaldı. Hepsi bir şekilde yavaş yavaş Türk yurdu Anadolu’nun en gözde merkezlerinden İstanbul’a, Bursa’ya, İzmit, İzmir vs. şehirlere göçercesine terk-i diyâr ediyordu.
O sırada sıkıntıdan ve gariplikten patlamak üzere olan bana ve rahmetli kardeşim İdris’e, Batı Karadeniz’in saf Türk yurdu Kastamonu’dan yani babam rahmetliden bir haber geldi. Rahmetli amcam Mustafa Özdağ kanalı ile bizleri oraya çağırıyordu. Ayrılık ve göç vakti herkes gibi bizim için de gelmişti. Ağlaya sızlaya Bozkır’ın Sopran’ından biz garipler de ayrılmıştık. O günden sonra, bedenimiz ayrılsa da yüreğimizin bir parçası hep orada kaldı. Çok ağladık ve çok içerledik. Hatta gün geldi; bu ayrılık acısı ve gariplik duygusu kalbimi parçalamak; yakıp yok etmek konumuna geldi. Öğretmen olarak yürüttüğüm memuriyetimin son yıllarıydı. Vatan hasreti bir ateş gibi gönlümü sardı. Artık dayanamıyordum. Çocuklarımı aldığım gibi bir yaz tatili Bozkır’ın gözdesi, memleketim Bağyurdu’na geldim. Sonra gördüm ki, o günden sonra vatanından ayrılanlar ve uzak diyarlara göç edenler de aynı duygu ile köylerine geliyorlardı.Bozkır’ın arslanlar ve bozkurtlar diyarına, hücum edercesine geliyorlardı. Kaderin o mâkus ve hüzünlü yılları artık sona eriyordu. Bağyurdu neşeliydi. Silkiniyor ve şahlanıyordu. Bayramları ve yazları, Mübarek Mekke’nin kutsal Kâbe’si gibi kalabalıklar halinde, yemeli içmeli Kur’an, mevlit ve nice şenlikler tertip ediliyor, halkı aşk, şevk ve saygı ile birbirleriyle sarmaş dolaş oluyordu.
İşte bugünkü dernek başkanımız Sayın Kemal Çelik Bey, değerli muhtarımız Zekeriya Bey ve bu iki merkezin kıymetli mensupları;âcizane anlatmaya çalıştığım kutlu ve görkemli Bağyurduşahlanışının saygıdeğerhizmetkârları ve Bozkır’ın arslan ve bozkurt yapılı askerleridir.
Bu vesile ile bütün mensuplara ve Bağyurdu’nun tüm hanedanına sevgi, saygı ve hayır dualarımı sunar, hayır ve hasenat yönüyle yapacakları tüm hizmetlerin başarıyla sonuçlanmasını Yüce Yaratandan niyaz ederim.

Taslakçının Abdurrahman’ın oğlu Şerafettin oğlu
Musa Özdağ
24/12/2012
Kastamonu