BOZKIR’IN KARAKOLLARI
Yüce Yaratan yarattığı her varlığı öylece başıboş bırakmamış; onun korunması ve gelişmesi yönünde ayrıca tedbirler almıştır. Üzerimizde yer alan “hafaza melekleri” bu türdendir. Konuyla ilgili olan Kur’an ayeti İnfitar suresinde şöyle geçmektedir: “Şunu iyi bilin ki, üzerinizde bekçiler, değerli yazıcılar vardır; onlar, yapmakta olduklarınızı bilir.”
Aynı durum yöreler, ülkeler, denizler, uzay ve yıldızlar için de geçerlidir. Himmet, hikmet ve marifet sahibi ulu bilgeler “Her yerin bir sahibi vardır; destursuz girilmez” demişlerdir. Atalarımız, ülkemizin stratejik bölgelerinde özellikle sınır boylarında karakollar, serhatlar, kışlalar ve dini içeriği ile ribatlar inşa etmiştir. Bu binalar sayesinde hem içerden hem de dışarıdan gelecek tehlikeler, fitne fesatlar önlenmiştir. Bizzat fiziki varlıkları ile çevreleri üzerinde caydırıcı, ürkütücü ve korkutucu bir yapıya sahiptiler. Tabiî ki bu etki, yapıların sadece görünüşleri ile ilgili bir keyfiyet değildi. Esas mesele bu kutsi mekânların içerisinde yer alan kahraman yiğitler, korkusuz süvariler ve kutluluk simgesi ulu alperenlerdi. Bu karargâhlar, irşat pirlerine de ayrıca konaklık ve konutluk ediyordu. Yani demek istiyorum ki, bu kıymetli alanlar yaşamın korunmasını, geliştirilmesini ve özellikle tanrısal bir boyuta taşınmasını da ayrıca hedef edinmişti.
İşte bizim dünyaya gözümüzü açtığımız ve cennet ülkemize açıldığımız BOZKIRIMIZ da anlattığım türde önemli bir KARAKOL misyonunu taşımaktadır. Osmanlı Türk Devleti ona “Cennet kılıçların gölgesi altındadır” anlamındaki Peygamber buyruğunun yazılı olduğu bir sancak vererek, O’nun bu yöndeki görevine ve önemine işaret etmiş olmaktadır.
BOZKIR, dört bir taraftan manevi karakollarla çevrilmiş ve koruma altına alınmıştır. Çevresinde yer alan Hadim, Taşkent, Seydişehir, Beyşehir, Konya gibi kutlu beldeler, Asya’dan gelen Yesevi ruhaniyeti ve bozkurt yiğitliğinin harmanlandığı kutsiyet alanlarına dönüşmüştür. Bu alanlar ve mekânlar, içerlerinde yer alan nice bilgeler, erenler ve ruhaniyet ordusuyla tam bir manevi cenneti ihtiva etmektedir. Mevlanalar, Tebriziler, Sadruttinler, Seyyid Harunlar, Hocaköy’ün ve Sorkun’un dev alimleri, anlatılan türden Türkistan’dan Anadolu’ya akıp gelen marifet selinin ve kutsiyet nehrinin birer uçlarıdır.
Çok sevdiğim değerli köyüm Bağyurdu (Sopran) bir türlü içimden çıkarıp atamadığım ve onsuz olamadığım, ilgili yörenin önemli bir parçasıdır. Gönlümün yaylasında ve bir ucu ile ahirete uzanan bozkırının tam tepesinde bir karakol var. O, bir bakıma köyümün serhat boyunda bir kale, bir bakıma kışla, bir bakıma karanlıkta yol gösteren bir kara feneri, bir bakıma huzurların kaynağı bir ribat ve diğer bir bakıma sonsuza açılan ve ötelere uçulan bir ruh karargahı.
Orası, Bozkır’dan köyüme doğru çıkarken tam tepede yer alan bir kabristan. Akçapınar ile Karacaardıç arasında mekân tutmuş bir ulular makberi. Şu anda, bilseniz, kalbim bütün hızıyla, aşkla ve heyecanla, saygıyla ve biraz da hüzünle nasıl da atmakta ve yerinden hoplamaktadır!..
Köyümüzde her sene yapılan o güzelim şenliklerin birinde, oturduğum yerin yanında Karacaardıçlı bir beyefendi vardı. Kendisi ilahiyatçı bir meslektaşım imiş. Konuşmamız konu itibariyle, ilgi ve sevgi ile bahsettiğim makberistana geldiğinde, burasının tarihinin çok eski olduğunu; sekiz yüz senelik geçmişini belgelerde tespit ettiklerini; ama daha öncesini bilemediklerini belirtmişti.
Evet, orası, ülkemizin birçok yerinde olduğu gibi Türkistan’ın ulu piri Yesevî Ata’nın gönderdiği ve kendilerine “Horasan Erleri” denilen mukaddes karakol görevlilerinin barınağı ve kutsiyet karargâhıdır. Ben oradan hep ışık alırım. Nur, rahmet ve bereket toplarım. Yürek pusulam, köyüme doğru yol alırken hep oraya meyleder; beni oraya çeker. Orada belli bir süre oyalanmaz; içindekilere Fatiha okuyup dua etmezsem asla rahat olamam ve keyif duyamam. Orası, benim kabir âlemine açılan mübarek bir penceremdir. Orada kendimi emniyette ve huzurda hissederim. Kastamonu’da yaşasam da, gönül ibrem hep o tarafadır. Orası, benim rabıta-i mevtimdir(ölüm bağlantımdır).
EMİRLER MESKENİ
Evet bu güzelim cennet mekan, emirler meskenidir. Bu mezarlığın kapısında şu ilginç levhaya yer verilmiştir:
 Emirler Meskeni Şeyh Musa-yı Kâdirî…
“Emir” Osmanlı kültüründe ve dini literatürde Hz. Peygamber’in soyundan gelenlere mahsus kılınmış bir tabirdir. Esas itibariyle idareci anlamında halife, vali ve reis gibi manalar ifade ederken daha sonra seyyid ve şerif kelimelerinde olduğu gibi Hz. Peygamber’in nesline mahsus kılınmıştır.
Evet, efendim, işte bu kutsiyet karakolu böylesine mübarek ve kıymetli şahsiyetleri içinde barındırmakta ve çevresine maddi manevi ışık tutmakta ve rahmet olmaktadır.
Çocukluk günlerimden hatırladığıma göre köy halkımız bu yöreye “Ali öldü tepesi” derlerdi. Sebebi nedir bilmiyorum.
Sevgili köyümün bir diğer karakolu da kuzey tarafında dereye inerken şimdiki şenliğin yapıldığı alanda yer almaktadır. Köylülerimiz oraya yanılmıyorsam “Sallan Mezarı” diyorlar. Sanıyorum “sallan” kelimesi “musalliyan” dan bozulmuştur. “Musalliyan” Arapça musalli (namaz kılan) kelimesiyle Farsça çoğulu yapılarak “ân” ekiyle musalliyana dönüştürülmüştür ki, namaz kılanlar demektir. Burası, tarihen fetihlerde ilk namazın; özellikle Cuma namazının kılındığı bir namazgah da olabilir. İşte bu yönüyle burası da kutluluk ve kutsiyetin diğer önemli bir karargâhı; yani yörenin çok değerli bir karakoludur. Tabi ki ilgili kutsiyet ve bereket simgesi nice karargâhlar diğer yörelerimizde de mevcuttur. Onlar hakkında bilgim olmadığı için siz de takdir edersiniz ki bir şey söyleme hakkına sahip değilim. Kendi yöremdeki ilgili açıklamalar da tamamen şahsıma ait bir değerlendirmedir. Yanlış bildiğim ve buna göre isabetsiz yorumlamalarımdan dolayı bu işin uzmanlarından ve yöre ehlinden özür dilerim. Yüce Allah cümlemizin taksiratını af eylesin.
NOT: Bu yazımdan da anlaşılacağı üzere toprak altında yatanlar, üstünde yaşayanlara emanettir. Bozkırımızın en önemli simgeleri ve bereket timsali olan bu yerleri müştereken korumak ve gelecek nesillere ibret olacak bir şekilde onları takdim etmek, başta dernek ve vakıf işiyle uğraşanlara bir borçtur ve çok önemli bir görevdir. İnşallah gerekenler yapılır da biz gurbet ehli de sevinir ve ilgililere hayır dualar ederiz.
                                                                                                           26 Kasım 2013
         Taslakçının Abdurrahman oğlu Şerafettin oğlu Musa ÖZDAĞ - Kastamonu